Askeri Güç-Siyasi Güç İlişkisi

Bir ulusun izleyebileceği siyaset ile sahip olduğu askeri güç birbirine paraleldir.

Bir ülkenin uluslararası ortamı etkileyebilecek ne kadar gücü varsa, yapacağı veya yapmakta olduğu iç ve dış siyaseti de o oranda inandırıcı ve etkin olmaktadır.

2003 yılında ABD’nin Irak müdahalesine karşı çıkan Fransa bu duruma tipik bir örnek oluşturmaktadır. Bu konuyu inceleyen Tzvetan Todorov şu yorumu yapmaktadır: “Bugünün dünyasında hiçbir Avrupalı ülke, büyük bir güce karşı savunmasını tek başına yapabilecek gerekli kuvvete sahip değildir. Bunun en bariz örneğini Fransa göstermiştir: Irak’a askerî müdahale konuşulurken Fransa’nın askeri müdahaleye karşı tutumu, dünya kamuoyunda sempati uyandırmakla birlikte, bu karşı çıkışını destekleyecek askeri bir güce sahip olmadığı izlenimini vermiştir. Zira Fransa’nın askerî imkânları siyasî hırsının seviyesine henüz ulaşmamıştı.”

Şartların anormalleştiği ve restleşmelerin başladığı bir ortamda, yetersiz bir askeri güç ile bir ülkenin ulusal çıkarlarını savunabilmesi veya gerçekleştirebilmesi pek mümkün görülmemektedir. Başka bir ifade ile milli gücü oluşturan bütünün (siyasi, askeri, ekonomik, demografik, coğrafi, bilimsel ve teknolojik, psiko-sosyal ve kültürel güç) olmazsa olmaz parçası askeri güçtür. Askeri güç kritik yer ve zamanda bulunmadığı zaman geç kalınmış olur.  

Askeri gücün varlığı ve büyüklüğü, ülkenin iç dinamiklerinin dengede tutulması açısından da önemlidir. Örneğin ülkenin bölünmez bütünlüğü için elde bulundurulması gereken güç, belirli bir tehdit için öngörülen asgari yeterli gücün altında ise, ülke her an bölünme riski ile karşı karşıya gelebilir.

Güçsüzün korunması amacıyla oluşturulduğu ifade edilen hukuk dâhi, sonunda kuvvete dayandırılmıştır. Kuvvet, hukuk sisteminin de yaptırım aracıdır. Kuvvet, güven kadar korku da verir. Kuvvetsiz güç, güçsüz otorite olmaz. Ülkede birlik ve beraberlik isteniyorsa güçlü olma zorunluluğu vardır. Hele hele Anadolu coğrafyası, jeopolitik değeri itibariyle güçsüzlere mezar olmuş, güçlüleri üzerinde yaşatmış bir özelliğe sahiptir. Uluslararası ilişkileri düzenleyen şey de aslında kuvvettir.

Askeri güç, içeriye olduğu kadar dışarıya da mesajlar gönderir. Toplumun birlik ve beraberlik içerisinde olmasına, ülkesine güven duymasına ve isyan etmeye meyilli olanların korku duymasına vesile olur. Bunun yanı sıra ülkenin yurt dışındaki çıkarlarının gerçekleştirilmesine de uygun ortamı sağlar. Askeri gücün birinci öncelikli işlevi maddi ve manevi baskı oluşturmasıdır.

Geçmiş otuz-kırk yıl, Türkiye Cumhuriyeti’nin yumuşak karnının Doğu ve Güneydoğu Anadolu olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin doğu ve güneyinde yer alan komşularımızın doğal zenginlikleri ve ABD’nin bölgeyi de içine alan projeleri var olduğu süre içerisinde bu bölgenin oyun alanı olmaya devam edeceği aşikârdır. 

Güvenlik, belirlenmiş hedefe ulaşılmayı güçleştiren risk ve tehditlerin ortaya konulması, belirlenen risklerin yönetilmesi, tehditlere karşı gücün geliştirilmesi ve tedbir alınması sistemidir.

Bu tanımda öne çıkan düşünceler, ülke hedefinin / hedeflerinin varlığı, hedefe ulaşma politikasının ve buna bağlı olarak stratejisinin belirlenmiş olması gerekir. Belirlenen hedeflere ulaşmayı güçleştiren engellerin ortaya konması ve bu engellerin kendi imkan ve kabiliyetine göre risk ve tehdit olarak sınıflandırılması ikinci aşamadır. Üçüncü aşamada, sınıflandırılma neticesinde risk olarak kabul edilenlerin yönetilmesi, tehdit olarak nitelendirilmiş olanlar için gücün geliştirilmesi ve gerektiğinde tereddütsüz kullanılmasıdır.

Aslında konunun beklenen ve en can alıcı noktası olarak görülen kısmı geliştirilen askeri gücün kullanılmasıdır. Gücün kullanılmasını iki açıdan değerlendirmek gerekir; birincisi gücü kullanma iradesine sahip olmak, ikincisi gücü fiili olarak kullanmaktır. Zira var olan askeri gücü kullanamamak da bir güvenlik sorunu niteliğindedir.   

Güç, kullanma iradesi gösterildiği takdirde anlam ifade eder. Zaten gücü oluşturmaktaki maksat gerektiği yer ve zamanda kullanmaktır. Askeri güç, gerekli yer ve zamanda kullanılamıyorsa, gücün varlığı ile yokluğu arasında bir fark yok demektir.

Günümüz dünyasında özellikle terör tehdidine muhatap olan devlet, uluslararası arenada yeterince güçlüyse, öncelikle bu devlete yönelik tehdit küresel terör olarak algılanmaktadır. Dost-düşman devlet ayrımı yapma ve bu ayrıma dayanarak ulusal sınırları dışında da terörizmle savaşabilme hakkı olduğu farz ve kabul edilmektedir.

Uluslararası arenada yeterince güçlü olmayan bir devlet teröre muhatap olduğunda terör algılaması yöresele dönüşmektedir. Ulusal veya uluslararası hukuk kuralları ne derse desin teröristle anlaşma, uzlaşma yolu arama, taviz verme, etnik kimliği tanıma, devlet sistemini değiştirme gibi öneriler gündeme getirilmektedir. Askeri çözümlere başvurma ve iç güvenlik harekâtı uygulama gibi yöntemler ise insan hakları ihlal suçlamasıyla karşılaşmaktadır.