ÖRNEK VATAN / ANA VATAN !

 Hala Sultan’ın, Rum işgal bölgesinde bulunan orijinaline “seçilmiş” mübarek günlerde “özenle seçilmiş” Türklerin gidip ibadet yapmalarına

işgalciler bin nazla izin veriyorlar ya…

                İşte öyle günlerin birinde, kuzeydeki hür bölgeden işgal altındaki bölgeye otobüslerle, önde arkada polis eskortları konvoy halinde gidilip hedefe varılır.

                Cemaat iki rekât şükür namazı kıldıktan sonra oturup huşu içinde dualar mırıldanırken genç bir Türk sessizce kalkıp dışarı çıkar, hemen yandaki Grivas İlkokulunun duvarından atlayıp bahçedeki Yunan Bayrağını indirir, içeri girip Makarios’un fotoğrafını da alır kayıplara karışır.

                Kayıplara karışmaz da gelip hiçbir şey olmamış gibi kafileye katılır, akşama doğru da yine otobüslerle kuzeye geçilir, bayrak ve fotoğraf da bir güzel yakılır.

                Olay duyulduktan sonra işgalciler ayağa kalkar, kuzeydeki hür bölgede bulunan iki taraflı, iki dilli, iki kulaklı, iki burunlu ama çok taraflı ilişkiciler hemen araya girip yakılan bayrağın benzeri ile parçalanan fotoğrafın bir kopyasını aracılar aracılığı ile Papandreu’ya teslim eder, o da basının önünde emanetleri makamına çağırdığı okul müdürüne teslim eder.

                Tabii sıradan okuyucu böyle bir şeyin asla ve kat’a ve zinhar olamayacağını; tersinin ise her an olabileceğini daha geçen gün yaşanmış örnekten hareketle iyi biliyor; “yakılmış” ama “özenle ütülenmiş” bayrakla fotoğrafın iade/teslim tiyatrosunu da ibretle seyrediyor.

                Olaya gösterilen toplumsal tepkisizliği/duyarsızlığı bir kenara bırakıyorum. Ama filan kiliseye sorgusuz/sualsiz/denetimsiz/kontrolsüz gelen Rumların ne yapmakta olduklarını yetkili/yetkisiz, üniformalı/üniformasız yahut sivil  hiç kimsenin dikkatle gözetim altında tutmamasını da bir türlü anlamıyorum.

                Aslında Yavruvatan’da birbiri ardına cereyan eden son iki olayın Anavatan’daki benzerlerini çağrıştırdığının farkına vardınız mı?

a) 5 Eylül 2012 günü Afyonkarahisar'da askeri mühimmat deposunda patlama meydana gelen patlamada 2 astsubay, 2 uzman çavuş, 21 erbaş şehit oldu, 9 asker yaralandı.

Tam yedi sene sonra 12 Eylül 2019’da Girne’de askeri cephanelikte büyük bir patlama olur ama çok şükür bu sefer can kaybı olmaz.

b) 9 Haziran 2014’de yüzleri kapalı bir grup, Diyarbakır'da 2. Hava Kuvvet Komutanlığı'nın arka kapısının olduğu bölgedeki duvardan atlayarak kışla içinde direkteki Türk Bayrağı'nı indirdi.

Beş sene sonra 8 Eylül 2019 Pazar günü 07.30’da Kuzey Kıbrıs’taki filan kilisenin isim günü nedeniyle Kıbrıslı Rumlarca düzenlenen dini ayin sırasında, Akdoğan Dr. Fazıl Küçük İlkokulu’nda bulunan Türkiye Cumhuriyeti bayrağını ve okul koridorunda bulunan cam dolap içerisindeki Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş fotoğrafını Savvas Koulendrou “sirkat eder” ve kaçar.

Bu kadar mı özenilir (!) “örnek vatan”a?

Tepkisizliğimiz bakın başka kimlere nasıl cesaret veriyor;

13 Eylül 2019'da Selanik'te Muratpaşa Belediye Spor ile PAOK arasında gerçekleşen hentbol maçında Türkiye karşıtı aşırı milliyetçi ve fanatik çevreler salona Türk bayrağının asılmasını engelliyorlar.

İşgal altındaki güneyin AKEL Basın Sözcüsü Stefanos Stefanu, GaziMağusa’da Türkiye konsolosluğunun açılacağını ilan edilmesini “Uluslararası hukuka aykırı yasadışı bir hareket” olarak niteleyerek “yeni tahrik edici bir hareket” açıklamasını yapıyor.

İşin kötüsü Lefkoşa Büyük Han’ı bile aynı kafayla neredeyse “onlara” teslim ediyoruz;

“Büyük Han kahvecisi, Usta’nın Yeri. Kahvesi ve çayı özel, sulu muhallebisi ile ünlü. Ama tüm bunların ötesinde, çoğu zaman kahve bahane. Çünkü burası artık bir marka. Buluşma yeri, yaşam alanı. Müdavimleri var. Uğramayan, bilmeyen yok. Sadece Kıbrıslı Türklerin değil, Rumların, Ermenilerin, turistlerin de odak merkezi. Liderlerin, konuk heyetlerin olmazsa olmazı. ‘Yiyeceği, içeceği, kokusu, dokusuyla memleket havası var burada. İnsanları çeken bu’ diyor Mehmet Usta…

 Arada şarkı söyleyenler bile var. Bu müdavimler arasında her gün Güney Kıbrıs’tan gelen Rum ve Ermeniler de var.

 

Cumartesi günleri ise kahvehane fenomen olmuş durumda. Sandalye, masa bulup oturmak bile mesele. Cumartesilerin kesintisiz müdavimi ise ünlü ‘fun club’. Gazeteci Süleyman Ergüçlü öncülüğünde kurulan, çoğunluğu Rumlardan oluşan, sürekli sayısı artan, ara ara yerli ve yabancı liderlerin, diplomatların da konuk olduğu grup. ‘Ne yağmur, ne sıcak, hiçbir şeyden etkilenmeden, hiç aksatmadan, hep keyifle bir araya gelen; hem kahvehanemize, hem Büyük Han’a renk katan bir grup’ diyor Mehmet Kanan”. (Nezire Gürkan. “Burada memleket havası var, insanlara iyi geliyor”. 23 Eylül  2019)

Hâlbuki bakın biz ne demiştik;

“Lefkoşa’nın orta yeri ‘han’dır; Büyük Han, Kumarcılar Hanı, Deveciler Hanı.

En ‘ahkâmlısı’ Büyük Han’dır. Fetihten hemen sonra 1572’de inşa edilmiş; ince görüntüsü şimdilerde mimarî estetiğine hiç uymayan zevksiz dabellâlar ve saçaklı saçma reklâm şemsiyeleriyle bozulmuş olsa da gerçek bir Türk yapısıdır. Ortasında halen kullanılmayan küçük bir mescit vardır.

Lefkoşa’nın en güzel iki yerinden birisidir. (İkincisi, Selimiye’nin eski Deveciler Hanı ile arasında kalan ağaçlar altındaki yerel lokantadır).

Sabah saat onda gidersiniz, girişin hemen yanındaki masalardan birindeki üç iskemleye oturur ve sâde bir kahve söylersiniz.

Yalnız başınıza üç iskemleye anca sığabilmek/yayılmak bir ‘fetih’ geleneğidir, dosta düşmana ‘Bu memleketin sahibi benim’ demektir. O eski, hasır örülmüş ahşap sandalyelerden birine oturur, diğerinin iki bacağı arasındaki alt bağlantıya ayağınızı koyar, kendinize arkasını çevirdiğiniz üçüncüye de kolunuzu dayarsınız.

Kahve suyla gelir, fincan tabaksız gelir. İlk yudumdan önce kahveye sudan biraz damlatmak âdettendir.

Ve o kahveyi başka hiçbir yerde öyle keyifle içemezsiniz…

Ama müstemleke devrinde bir dönem hapishane olarak kullanılma bahtsızlığına bile uğrayan Büyük Han, hiç dünkü kadar yerlerde sürünmemiş, rezil olmamıştı”.

https://www.turkishnews.com/tr/content/2019/03/11/iki-toplumlu-masa-huseyin-mumtaz/

Unutmayın, Büyük Han’ı teslim ederseniz, GİRNE’yi kaybedersiniz.

Biz Ortadoğu bataklığına burnumuza kadar batmışken, Ege’de “aidiyeti meçhul” sularda boğuluyoruz, Yunanistan’ın (sanki TC vatandaşı imişler gibi) Midilli adasından “20.000 göçmeni Türkiye’ye iade edeceğim” demesine çıt bile çıkaramıyoruz, Doğu Akdeniz’de bir türlü MEB ilan edemiyoruz,  Akdoğan’da bayrak çaldırıyoruz, Büyük Han’ı “yabancılara” teslim ediyoruz; sonra da kalkıp  “Doğu Akdeniz Gaz Forumu”na Yunanistan ve Rumlarla beraber (hadi İsrail, İtalya neyse de) “Müslüman” Katar, Filistin, Mısır ve Ürdün’ün katılmasına şaşırıyoruz.

“Suriye hava sahasında uçuş icra (Bu nasıl Türkçe?) etmekle” avunuyoruz.

Asıl incelenmesi gereken konu bence hür bölgede Rum gencinin Türk bayrağına saldırabilmesi ama herhangi bir Türk gencinin, işgal bölgesindeki Yunan bayrağına el uzatmayı aklından bile geçiremediğidir.

1955’i, 58’i, 63’ü, 15 Temmuz 1974’ü ne çabuk unuttuk?

Biz unuttuk da Rum neden unutmadı?

İşin sırrı acaba Talât ve Niyazi ve Soyer’lerde olmasın?

15 Kasım 1983’de “devlet” ilan edilirken mecburen olumlu parmak kaldırıp gece eve gidince üzüntüsünden ağlayan                Talât’ın eğitim bakanlığı zamanında öğrencilerin tarih kitaplarında ne olmuştu hatırladınız mı?

 “Cumhurbaşkanı” Talât 12 Mart 2009’da İstanbul’da Tarih Vakfı’nı ziyaret eder ve şunları söyler;

“Fanatizm, Kıbrıslı Türklere çok acılar çektirdi. Tarih'i bir düşmanlık aşılama aracı olarak görmek ne yazık ki özellikle Kıbrıs Rum Kilisesi tarafından son derece üst düzeyde kullanıldı. Bugün Kıbrıs'ta özellikle Rum gençler arasında Kıbrıslı Türklere yönelik çok ciddi düşmanlık var ve bu yapılan kamuoyu araştırmaları ile ortaya çıkıyor''.

                Devamında KKTC'de de uzun yıllar tarih eğitiminin farklı bir şekilde algılandığını ve yürütüldüğünü dile getiren Talat, Kıbrıs tarihi, Kıbrıs Türk tarihi yerine Türkiye tarihinin eğitimde yer aldığını, bundan dolayı Kıbrıslı Türklerin kendi tarihlerini bilemediklerini ve diğer topluma düşmanlık aşılayan birçok unsurla eğitildiklerini söyledikten sonra;    

                ''KKTC'de tarih kitapları düşmanlık aşılayan unsurlardan temizlendi. Aynı zamanda öğretim metotları çağdaş ve modern hale getirilerek, tarih eğitimi etkinleştirildi'' der.

                Yâni Rum kilisesi gençlere, Türklere karşı çok ciddi düşmanlık aşılıyor ama Türk gençler kendilerine Kıbrıs tarihi yerine Türkiye tarihi okutulduğu için diğer topluma düşmanlık aşılayan unsurlarla eğitiliyor.

                c) Ve üçüncü  “benzerlik/özenme”…

Talat’ımsılar ve Talât’ımtraklar acaba ve sakın bu konuda da “anavatan”ı örnek alıyor olmasın?

                Çünkü bakın Işık Kansu, Cumhuriyet’te ne diyor?

                “Okul kitaplarında vatan haini Vahdettin aklanıyor, devrim tarihinin en önemli süreçleri tersyüz ediliyormuş. Demek ki yeni kuşaklar toplu zehirlenmeye uğruyorlar”.

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1602245/Karistirici_Berlin_Toplantisi.html

                Sadece Vahdettin mi? Abdülhamit de “aklanmıyor mu”?

                Ki her ikisinin de ortak özelliği, sıkışınca İngiliz gemisine binmeye gönüllü birer “İngiliz muhibbi” olmalarıdır.

                Meraklısı, Malaya ve Antelope adlı İngiliz savaş gemilerinin Vahdettin ve Abdülhamit ile olan bağlantısını                aşağıdaki linklerden okuyabilir.

https://www.turkishnews.com/tr/content/2017/06/21/payitaht-vahdettin-1-huseyin-mumtaz/

https://www.turkishnews.com/tr/content/2017/07/05/payitaht-vahdettin-2-huseyin-mumtaz/

                Ve asıl ilginç olan ne biliyor musunuz?

                Talât; “KKTC'de tarih kitapları düşmanlık aşılayan unsurlardan temizlendi. Aynı zamanda öğretim metotları çağdaş ve modern hale getirilerek, tarih eğitimi etkinleştirildi'' der.

                Der ama Abdülhamit’in Kıbrıs’taki “83 yıllık kiracısı” İngiliz’e, özellikle malın asıl sahibi yerli Türkler tarafından hayrettir, en ufak bir düşmanlık beslenmez… Hattâ tam tersine gizli bir hayranlık duyulur.

                Gardiyana duyulan karşılıksız/şuursuz aşka Stockholm sendromu mu deniliyordu?

 

 

 

...