ESKİ DEFTERLER-6

(Şiar Yalçın'ın annesi Aliye Cavit hanım) 

Günümüzden geriye doğru gittikçe işler iyice zor anlaşılır bir hâl alıyor.

İsmet Bozdağ’dan aşağıda yapacağım alıntı, sadece Aliye Cavit’i değil, tarihin artık (ve sanki) derinliklerinde kalmış olan Saray-Harem kültürünü de son derece çarpıcı ayrıntılarıyla yansıtan; değme senaristlere taşçıkartan hayal ötesi, sinir ötesi, ufuk ötesi bir bilim kurgu hikâyesi gibi…

Satırına dokunmadım.

“Çerkezlerin Ubuk Kabilesi bey soyundan... Çerkez Hüseyin Bey’in kızı… Bu güzel kızın adını Aliye koyuyorlar. Analı, babalı büyümekte.

                Bu sırada bir talihsizlik olur; Adile Sultan’ın hem oğlu, hem kızı ölürler! Adile Sultan, Hüseyin Bey’in ailesini tanımaktadır. Aliye’yi, yetiştirmek üzere Saray’a alır.

                Osmanlı Hanedan geleneğine göre Şehzadeler, Padişah olana kadar evlenmezlerdi. Evlenemeyince, elbette çocuklarının olmasına da izin verilmiyor demekti. Bu geleneğin önemli gerekçeleri vardı ama toplum değiştikçe, kültür kaynaşmaları arttıkça, gelenekler yerlerini yeni kurallara bırakmaya başladılar ve Sultan Abdülaziz döneminde Padişah bu kuralı kaldırdı ve Şehzadelerin de evlenebileceklerini Saray yasasına yerleştirdi. Çünkü kendisi şehzadeliği döneminde hem evlenmiş, hem çocuk sahibi olmuş, evliliğini saray dışında sürdürmüştür. Elbette bu kararın yan etkileri olacaktı. Nitekim Harem, kendisini yenilemek gereği duydu. Şehzadelerin evlenebilecekleri seviyede güzel ve eğitilmiş kızlar hazırlığına girdi. Adile Sultan’ın, Hüseyin Bey’in kızını Saray’a alması da bu çerçeve içinde düşünülmelidir.

                Sultan Abdülhamit’in yetenekli oğulları vardı. İçlerinde Abdülkadir Efendi gibi, keman çalarken virtiöz seviyesine; yazarken: en değerli Osmanlı ve Cumhuriyet kalemlerini sollayan bir mertebeye ulaşabilen kimseler olduğu halde, yakışıklı oğlu Burhanettin Efendiye düşkündü. Bu yüzden onun evleneceği insan, Saray için önemli idi! Adile Sultan, bu yakışıklı yeğenine iyi bir eş hazırlamayı düşünüyor ve bu eşi, Çerkez Hüseyin Bey’in kızı Aliye’de görüyor gibiydi... Bu yüzden Aliye’ye en bilgili ve yetenekli hocalar tutulmuş, eğitimine büyük önem verilmişti.

                Bir Saray geleneği olarak, dışarıdan gelen kimseler Saray’a kabul edilince o zamana kadar kullandıkları adı terk ederler, sarayda kendilerine münasip görülen isimlerle anılırlardı.   Aliye de, Adile Sultan’ın maiyetine kabul edilince, adı değiştirilmiş ve Nazlıyar olmuştu. Nazlıyar’ın, Burhanettin Efendi için tasarlandığı pek az insan tarafından bilindiği halde böyle bir insanın, Burhanettin Efendi’nin gözüne çarpmaması mümkün değildi.

                (Burhanettin Efendi’nin 1919’da Nazlıyar’dan boşandıktan sonra, ikinci evliliğini 1925’de Viyana'da Georgina Leonora Barnard Mosselmans ile üçüncü evliliğini de 1933’de Elsie Deming Jackson ile Londra'da yaptığını; Arnavutluk 29 Temmuz 1913'te bağımsızlığını ilân edince Arnavutluk tahtının Şehzade Burhanettin Efendi'ye teklif edildiğini, şehzadenin reddettiğini; 1921'de de Iraklı generallerce Irak tahtına davet edildiyse de İngiltere’nin karşı çıktığını; 1949'da vefat edince cenazesinin gemiyle İstanbul'a getirilmek istendiyse de dönemin hükûmeti geminin yanaşmasına izin vermediğini,  cenazenin Şam'a götürülerek defnedildiğini biliyor muydunuz?)

                Tam bu sırada Adile Sultan vefat etti ve Saray yasalarına göre bütün malları ve mensupları Abdülhamit Han’a intikal etti. Bu intikal edenlerin arasında Nazlıyar da vardı. Sultan Abdülhamit, Adile Sultan’ın tasarladıklarını bildiği için, o da Nazlıyar’ın yetişmesine büyük önem verdi ve özellikle yetişmesini gözetim altında bulundurmak üzere Mezide Kadınefendi’yi görevlendirdi.

                Hesapça Nazlıyar ve Burhanettin Efendi 1910 yılında evleneceklerdi. Hazırlıklar buna göre yürütülüyordu. Fakat Mezide Kadınefendi hastalanınca bu evlenme tarihi iki yıl öne alındı ve 1908 yılında evlendiler.

                1908 yılında bir başka şey daha oldu: Selânik’ten kalkan Hareket Ordusu İstanbul’a girdi ve İttihatçılar bir süre sonra Sultan Abdülhamit’i tahttan indirerek Selânik’te ‘ikamete memur’ etti…

…Nazlıyar Hanımefendi evlendikten 3 yıl sonra ilk oğlunu, 9 ay sonra da ikinci oğlunu doğurdu. Büyüğüne Mehmet Fahrettin, küçüğüne de Ertuğrul Osman adı verilmiştir.

Bu İstanbul’un en parlak çifti arasında anlaşmazlık bu yıllarda başladı.  Ayrılmaya karar verdiler. Fakat bu ayrılığın gerçekleşmesi için Hanedan geleneği icabı Sultan Abdülhamit’in izin vermesi gerekiyordu. O yıllarda Selânik’te bulunan Abdülhamit’e durum bildirilemedi. Hattâ Abdülhamit Selânik’ten çıkıp Beylerbeyi Sarayı’nda ikamete mecbur edilince de Şehzade yaşadığı anlaşmazlığı babasına açmaya cesaret edemedi. Ancak Abdülhamit öldükten sonra Burhanettin Efendi ile Nazlıyar Hanım ayrılabildiler.

Burhanettin Efendi’den ayrıldıktan sonra Nazlıyar Hanım, eski adı olan Aliye ile (iddet dönemi olan 4 ay geçtikten sonra) Cavit Bey’le evlendi ve Aliye Cavit adı altında yaşadı”.

                “İDAMA BEŞ KALA”. Emre Yay. İstanbul 1993. Sayfa 16-19)

                Gelecek yazıda Şiar Yalçın’ın babası “Maliye Nazırı” Cavit Bey’i hatırlayacağız. 18 Nisan 2020

 

                (Ama ufak bir dip not:

                Abdülhamit’i anlatmayı güya bitirmiştik. Yukarıdaki yazıyı hazırlarken, Ayşe Hür’de rastladığım ufak(!) birkaç ayrıntıyı da ekleyeyim dedim;

“Konu açılmışken, bir kaç da ilginç Osmanlı iktisatçısından bahsedeyim. Bilindiği gibi, Osmanlı padişahları II. Abdülhamid'e gelene kadar şahsi mülk edinmiyorlar ancak geliri saltanat makamının harcamalarına tahsis edilen arazilerin yanı sıra, hanedan mensuplarının ikametlerine tahsis edilen binaları hayatta oldukları sürece kullanabiliyorlardı. 1839’da Tanzimat'ın ilanıyla sultanlara bu haklarının dışında yıllık 12 bin 500 lira maaş bağlandı. Bu o günün parası ile 12 milyon frank’a denk geliyordu. (Aynı dönemde Rus Çarı yılda 34 milyon, Avusturya-Macaristan İmparatoru ve Alman İmparatoru 19,5 milyon, İtalya Kralı 16 milyon, Britanya Kralı 13,5 milyon frank’a denk ödenek alıyordu.)

Daha şehzadeliği sırasında borsada oynayarak gelirini katlamayı başaran Abdülhamid başa geçtiğinde ilk olarak güvenebileceği bir Hazine-i Hassa Nazırı aramış ve şehzadeliği sırasında Osmanlı Bankası’ndan tanıdığı Agop (veya Hagop) Kazazyan’ı (1833–1891) seçmişti.

1879’da ‘Paşa’ unvanı ile Dolmabahçe Sarayı’nda bir daireye yerleştirilen Agop Kazazyan, kendisine güvenenleri mahcup etmedi ve iki defa da Maliye Nazırı oldu. Üstelik bu dönemlerde Hazine-i Hassa Nazırlığını da bırakmadı. Türkçe, Ermenice, Fransızca, İtalyanca ve Slavca konuşabilen Agop Paşa’nın hızlı yükselişinin ‘hoşgörülü’ (!) Müslüman-Türk kesimde ne gibi hisler uyandırdığı Şair Eşref’in şu dörtlüğünden anlaşılıyor: “Sadrazam yap/Denînin üstüne varsın gelen de bir denî olsun/Sadaret mührü memnu’ ise vermek müsülmana/Yahudi’den usandık, bir zaman da Ermeni olsun”.

http://www.marmarayerelhaber.com/Ayse-HUR/22053-Bank-i-Osman-i-Sahaneden-Merkez-Bankasina

Pin It