DÖNME VE DEVŞİRME ZİHNİYETİ İLE DÜNDEN, BUGÜNE

Osmanlı tarihini inceleyenler görmüşlerdir ki, Fatih Sultan Mehmet dönemine,  kadar devlet iradesi temsilinde söz sahibi, hak ve adaletten ayrılmayan, Anadolu Türkmenlerinin varlıklı aşiret ve oymaklarının temsilcilerinden oluşurdu.

FATİH kendisinin iki sefer tahta getirilip, “devletin varlığı tehlikede”, telkiniyle babası 2.Murat padişahlığı geri verdirilmesinin, kinini içinden yaşatıyordu. Ve divanda ki Türk vezirlerden ötürü rahatsızlık duyuyordu.. Osmanlı ailesinin saltanatına son verilmesi korkusu ile yaşayan, Kostantiniyye Fatihi, Rum Mehmet paşanın idareyi ele alma, düşüncesini entrikalarla faaliyete geçirip bu gün dahi, idamı tartışılan, ÇANDARLI’NIN katledilmesini sağlaması üzerine, Anadolu Selçuklularından sonra, Türk milletinin yönetimden uzaklaştırılıp, dışlanıp hor görülmeye başladığı zamanın çağı, Yeniçağ da Osmanlıda yeniden açılmıştır.

Türklerin devlet yönetiminden uzaklaştırılmasının yolunu açan, kısa zaman da hemen hemen tüm devlet yönetiminden Türkleri yok eden Rum Mehmet paşayı diğerleri takip etti.

Türk milletinin bu dışlanması 1923 te Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının, Türkiye Cumhuriyetini kurmasına kadar, yükselen bir tempoyla, hatta saraya damat olup görev ifası yerine getirenlerden bile oluşmuştu. Türk milleti 1938 Kasımına kadar kendi evlatları tarafından yönetilme imkânına erişmişken, maalesef Atatürk’ün ölümü üzerine yönetim Türk olmayanlardan oluşmaya başladı. Gelenlerin tamamına yakınlarını da öncelikle Sokullu Mehmet’in yaptığı gibi servet ve ikbal sahibi yaptı.

Bu devşirme ve dönmeler, sözde Müslüman olduklarını ön plana çıkarır, Türk milletini katletmekten haz duyarlardı. “Kan döktükçe Allah’a daha çok yaklaşıyorum” diyen bir kuyucu Murat paşa celladının anlayışı ölçüsünde Müslümandılar!

Bir rivayeti tarihte ş şekilde aktarırlar. Bunlardan bir tanesi Rumeli de eyalete vali olmuş. Bulunduğu yere birçok cami, mektep, medrese, gibi İslam dinine ve Osmanlı kültürüne uygun birçok müesseseler yaptırmış. Durup dururken kethüdasını çağırıp:

-Bak ağa şu Eflak-Buğdan tarafında bir Hristiyan köyünde bir kilise yaptır, der.

Kethüda hayretle yüzüne bakar, Bir Müslümanın kilise yaptıramayacağını anlatmak ister. Tabii paşa anlar ve der ki;

-Ne bileyim ben, Hocalar Müslümanlığın, Papazlar Hristiyanlığın hak din olduğunu söylüyorlar. Yaptığım hayır müesseselerinin arasında bir de kilise bulunsun. Öteki dünyada hangi din doğru çıkarsa o müessese işe yarar…”

İşte, yüzyıllarca Anadolu’yu kasıp kavuran, Türkleri kıran, el-etek öperek yapay bağlılıklarınla ihanetlerini perdeleyen, Türklerin içine “dalkavukluğu” sokan, ne Müslüman, ne de Hristiyan olan; bu paşaların, bu idarecilerin idaresinde bu zamanlara geldik. Tabi ki cahilliğe ve fakirliğe itilen bu millet, kime niye, neden inandığını sorgulamadan yaşamını maalesef devam ettiriyor.

Şimdi içinizden bazıları yahu millet 26 Ağustos1071 Malazgirt zaferi, 26-30 ağustos büyük taarruz haftası kutlamalarını yapıyor, sen Osmanlı’dan bahis ediyorsun diyordur. Tabi yazının özünün farkında olanlarda Dünden, Bugüne yaşananların farkını arıyordur ve mukayese ediyordur, beyninde olmuşları, olacakları.