DOĞU KARADENİZ TARİHTE HİÇ RUM OLMADI

 Bir süredir Rize’deyim. 23 Nisan ve 19 Mayıs bayram kutlamalarımızı Mayana Kültürevinde gerçekleştirdim.

Ankara’ya döneceğim, bana açılan davalara savunma hazırlanacağım, ama önce Karadenizlinin hakaret kabul ettiği Rum Pontus masalının nasıl yazıldığını anlatmalıyım.  

Pontus soykırımı masalının başındaki tekerlemeyi hatırlamakla başlayacağım. Bu tekerleme her bin yılda bir tekrarlandığı için çok ünlüdür.

Efendim… Akdeniz’in Atinalı ve Romalı korsanlarına eskiden tüccar denirdi. Bu tüccarlar ilk sermayelerini Anadolu sahillerinden kaçırdıkları oğullarımızı kızlarımızı köle satarak elde ettiler. Böyle çok para biriktirdiler, Havra dedikleri bankalar kurdular, Anadolu şehir krallarına faizle borç para vermeye başladılar. Faiz borcunu ödeyemeyen kral/bey borcuna karşılık karısını kızını oğlunu bu tefeciye köle verirdi, asker verirdi,  ülkesinin altın madenlerini verirdi, vergiye bağlanırdı. Buna borç köleliği sistemi denirdi. Sistemi kuran Venedik ve Ceneviz korsanları Etrüsklerin kurduğu Roma şehrini ele geçirip kendilerine başkent yaptılar. Kuman/Şaman inanışlı Kafkasya, İran, Anadolu ve Trakya Oğuz beyleri faizle borç köleliği sistemine karşı sürekli savaştılar direndiler, bu yüzden her zaman Atinalı ve Romalı tefeci tüccarların hedefi oldular. Onlardan borç almayı yasaklayan ve kendi parasıyla ticaret yapmayı kural koyan ve bunu altın silindir üzerine yazdıran Pers İmparatoru Kuruş (Cyrus, Zulkarneyn) ve onun soyundan gelen yöneticiler Roma’nın en büyük düşmanı ilan edildiler.

Doğu Karadeniz ve Kafkaslarda yaşayan insanlar kendi kedilerinin efendisiydiler. Dağlarda yaylalarda dayanışma içinde Kuman yani Komün yaşarlar, asla borç almazlar ve kendi derelerinden akan altını korsanlara kaptırmamak için kadın erkek savaşırlardı. Dağları yurt edinmiş bu insanlara köle olmayı red eden, Efendi/Epanti denirdi. Romalılar buraya PONTİ’ler ülkesi anlamında Pontus dediler ve coğrafi bölgemizin ve denizimizin adı tarihe böyle geçti. Haritada Karadenizin adı PONTOS EUKSEİNOS’tu.

MÖ.85 yılında Oğuz Beyi VI.Mitridate zamanında Pontus krallığının (imparatorluğunun) sınırları Kafkaslardan Atina’ya kadar uzanıyordu(Bkz. Murat Arslan, Roma’nın Büyük Düşmanı Eubadore Mithridates VI).

Başoğuzlu VI.Mitridate Anadolu’daki bütün Yahudi bankerleri kölelerine öldürterek köle tacirliği sistemini ortadan kaldırmış olan,  böylece Roma’dan borç almayı fiilen kaldıran Pontus kralıdır. Antep mozaiklerinde adı MHTIOKHUS yazılan Oğuz beyidir.

Karadeniz’i (antik Pontus’u) Roma’ya sömürge haline getiremeyenler bin yıl sonra, İstanbul’u işgal ettiklerinde (MS.1204) Pontus adının önüne “Trabzon Rum” eklediler ve ilk algı operasyonunu öylece başlattılar; artık Pontuslu olmak Rum olmakla eş tutulacaktı. Bundan da yaklaşık bin yıl sonra İstanbul bir daha işgal edilecek ve yine Rum Pontus masalı tekrar edilecekti. Biz de bu masalı bir daha dinlemek istemeyenlere Pontus masalının “bir varmış bir yokmuş” ön tekerlemesini hatırlatalım dedik.

TARİH DERS ALMAYI BİLENLERE EN ÖNEMLİ DERSTİR

                “İşgal Altında İstanbul 1918-1923” (Bilge Criss, İletişim yayınları/10.baskı, İstanbul 2016) kitabından bazı satırları buraya alacağım. Sonra biraz da birkaç bin yıl önce buralarda yine Atinalı soyguncularla kadınlı erkekli neden savaşıyorduk, neden Amazon orduları kuruyorduk, ondan söz edeceğim.

Ama önce Rum olmak nasıl bir şeydi, önce bundan söz etmeliyim.

MS.331’de İznik’te Hıristiyanlık resmi din ilan edilince bu dine geçmeyenlere İstanbul’a giriş yasağı koydular. İstanbul bir ticaret şehriydi, vergi vermeden girilemezdi, buna zorunlu din Hıristiyan olmayı ön şart koydular. Yani, İstanbul’a mal satacaksan ve aileni oraya taşıyacaksan, önce Roma ticaret kanunlarına uyacağını beyan edeceksin, Roma parasıyla iş yapacaksın, Galatanın tefeci Yahudi bankerlerden faizli borç alacaksın, Roma vatandaşlığı vizesi alacaksın, bunun için yüklü para (vergi, bağış vb) vereceksin, resmi Roma dini olan Hıristiyanlığa geçeceksin, bunu ispatlamak için ya kilise yaptıracaksın, ya yüklü bağış yapacaksın, gibi. (Bunları en iyi Fetöcü olmanın kurallarını bilenler  anlayacaktır.)

O zamandan kalma bir Of atasözü vardır;  “Köyünde var kırk hanesi kırk bir de kilisesi.”

SİNORA KALESİ RİZE KALESİNİN ADIDIR

Sinora sözcüğü Lazca “sınır” demektir. Eğer Yunancada varsa o bizden gitmiş demektir.

Rize, Roma’ya vergi veren Rum şehri hiç olmadı dememin başka tarihsel nedenleri de vardır. Özetlemeye çalışacağım; Rize Kalesinin halk arasındaki adı SİNORA KALESİDİR.  Buradan ötesinin adı antik KOKLHİS Krallığı idi, halkın adı Eyziler yani Oğuziler idi. Lazca bilen bilmeyen herkes bu ad altında Romalı Atinalı köle tacirlerine karşı birlikteydiler.

Mete Oğuz’un (VI. Mitridate) MÖ 2.yüzyılda (Türk Kara Kuvvetlerinin Kuruluşudur!) yaptırdığı Rize Kalesini Cinius Pompeius’un  MÖ.63’de nasıl soyduğunu anlatan kendi tarihçileri bu kalenin adının Sinora Kalesi, Kralın Eminesine mektuplarını ve ilaç reçetelerini burada Kaynanasının evinde (Kayinun ahori) Mahalle Kale’deki bu yerde bulduklarını yazdılar. (Bkz. Mithridates VI Eubadore, Prof.Murat Arslan).

                Lanetli  İskender’in Ege’ye getirdiği yağmacı Helen askerlerini denize dökmek üzere MÖ.301 yılında 1.Mitridate (Mazeus Mithridate) Amasya’da ordular topladı. Toplanan Azizler (Hitit) Ordusu oradan Ege’ye yürüdü, Sart’ta otağ kurdu ve yağmacıları temizleye temizleye Efes’e ulaştı. Kuret Caddesinin başındaki Mazeus Mitridate Zefer Takı ona yapılmıştır.

Yağmacı Helen askerlerini denize döktüğü için Atinalı tarihçiler I.Mitridate hakkında “Miletli Zalim Mitridate 50 bin Yunan askerine soykırım yaptı!” diye yazdılar. Sanki bugünkü resmi Atina basını.

Bizi yağmalamaya geliyor, sonra da bize soykırım yaptılar diye feveran ediyorlar.

KOLKHİS KRALININ KIZI MEDİA’YI ATİNA’YA KAÇIRANLARI HİÇ ÖĞRETMEDİK

Kolkhis kralının kızı Prenses Media’yı (MÖ 6.yy) kaçırıp köle satan Atinalı korsan Argonotlar aynı zamanda altın hırsızlarıydı. Altın madenini eritip asker zırhları ördüğümüz Sümela işevini (Manastır) onların yüzünden Maçka’nın en sarp dağlarına kurduk. Bilmezler, Gümüşane’den altın ve gümüş getirilir, sürekli yanan ateşte eritilmeleri için çam ormanı bol olan Maçka’ya (Bacı-Ka) getirip orada eritilir hasır örgü ile asker zırhları yapılırdı. Şaman altın iş evini bile Rum kilisesi diye bize yutturdular, uyutulduk. Şimdi kendi evleriymiş gibi geri istiyorlar.

Argonotlara Yunan tarihçileri kahraman diye bakar, bizim için ise onlar evlatlarımızı sahillerden kaçırıp köle satan korsandı. Arhaveli yaşlı kadınlar bugün dahi söyler; “Akşam oldi, uşaklari sahila birakmayun, Cinuuzle kaçirule!” Diyor ki; Akşam saatinde oğlanları deniz kıyısında bırakmayın, akşam orada kalırlarsa Cenevizliler onları kaçırır!

Anlaşılıyor ki o gün korsanları üstümüze salan Romalı ve Atinalı oligarklar bugün de boş durmuyorlar. Saldırmak için kuzuya “sen benim suyumu bulandırdın” diyen kurt gibi, bu kez “Siz bize soykırım yapmıştınız, verin bize toprak tazminat” demek için yol yapıyorlar.

BİZİ TARİHTEN SİLMEK İSTEYENLER BİZE EGEMEN OLURSA…

Roma senatosunda Sezar’ın tarihten ve hafızalardan silme kararı aldığı Birleşik Oğuz Orduları komutanı  Kral VI.Mitridate’nin Türk Tarihindeki adının Mete Oğuz olduğunu çocuklarımıza hiç öğretmedik. Kara Kuvvetlerinin kuruluşunu anarız da, kim tarafından kuruldu, hangi ihtiyaçtan böyle bir birleşik ordu kurma ihtiyacı doğdu diye hiç sormadık. Sezar, onu unutturmak için tarihi sıfırladı, adına MİLAT dedi. Şimdi yeni Roma kralları Atatürk’ü ve onun verdiği bağımsızlık savaşını tarihten silme kararı vermişler, içimize sızmışlar, uyguluyorlar, ders kitaplarını da onlar yazdırıyor.

Doğru düzgün bir tarih kitabı yazıp önlerine koymadığımız çocuklarımız şimdi yeni soykırım iddialarına nasıl direnebilirler? 

Persepolis kralı Büyük Kuruş’un Kolkhis prensesi Semiramis ile evliliği, kızları Ayopa Artemis’in Kolkhisli Kaçar hanedanından Darius ile evliliği en bilinen örneklerdir. İran’da Kaçar hanedanıyla Kuruş hanedanının birbirinin devamı olması bu töreyle bağlantılı gözükmektedir. Keza, Macar mitolojisindeki Hunor-Magor kardeşlerin birliği de benzer görünmektedir, ki Magor-eli ile Megaralı ya da Megrel sözcükleri sesdeştir. 

Kuruş’un kızı 1.Artemis ile evli olan Pers orduları komutanı 1.Darius (Daryuş) Kaçar hanedanının en ünlü atasıdır ve Kolkhislidir, Megaralıdır. İstanbul’un kurucuları olan Megaralılarla olan bağını izah için eklemek istiyorum; Darius’un oğlu Serhaz (Kserkses/Çerkez) Atina seferine giderken atlı süvarileri Beykoz’dan karşıya deniz üzerine kurduğu tahta köprüden geçirirken babası Darius(Toros!) ile annesi Ayopa Artemis süvarilerin geçişini seyretmek üzere Beykoz’da yüksek bir tepede oturdukları tahtan o geçişi seyretmişlerdi, sonra da Eyüp’te Ayasofya’nın bilgeleriyle buluşmuşlardı.

MÖ.6.yüzyılda Kolkhis ile Persepolis arasında gerçekleşen hanedan evliliklerinin bir töreye bağlı olduğunu görüyoruz. Bu evliliklerde Medlerle Perslerin yani Ay ülkesiyle Güneş ülkesinin birliğini gösteren Ay Yıldızlı bayrak sembolleri gibi bir işaret hissedilir.  

Osmanlı sultanlarında bu törenin devamını görebiliyoruz; Beykoz’daki Çerkez sarayından, ya da Kuruş’un (Zulkarneyn) soyundan gelen Dulkadiroğlu hanedanından kız alırlardı. Çerkezler yakın tarihe kadar Osmanlı sarayının ve devletin gönüllü korumaları olmuşlardır. Bin yıl önce Kafkaslar’dan gönüllü ordularla Filistin’i korumaya gidildi, Kudüs ve Mısır kurtarıldı, Memlük devleti böyle kuruldu. Hatta Sasani devleti de böyle kuruldu.

Fatih’in ilk eşi Sitti Mükrime Hatun Dulkadiroğlu Süleyman beyin kızıdır. Fatih’in annesi Dulkadiroğlu Süli Beyin kızı Emine hatundur. Çelebi Mehmet’in eşi Dulkadiroğlu Mehmet Beyin kızı Emine Hatun’dur. Fatih Sultan Mehmet, oğlu II.Bayezid Han’ı Dülkadiroğlu Bozkurt beyin kızı Elbistan doğumlu Gülbahar Hatun (halası Sitti Mükrime Hatun Fatih’in ilk eşi) ile evlendirmiştir. Gülbahar Sultan’ın oğlu Yavuz Sultan Selim’den itibaren töre bozulmuş, İslam Halifesi olduğu halde Yahudi kadınla evlilik yapılmıştır, ki paranın gücüyle yapılan bu evlilikler doğaldır ki dışarıya borçlanmayı getirmiş, padişahı halkından uzaklaştırmış, devletin sonunu getirmiş, gün gelmiş payitaht işgal ordularına teslim edilmiş ve bunun acı sonuçlarıyla bugün de yeni neslimiz karşı karşıya bırakılmıştır.

Antik yıllarda yaşadığımız coğrafya nasıl ki kaderimizi belirlemişse, Kolkhis-Pers evlilikleri nasıl ki batıdan gelen korsan yağmacılara karşı zorunlu idiyse, “Birliğimiz dirliğimizdir” ilkesiyle bu topraklarda ayakta kalma şansı bulabiliyor idiysek bugün de aynı ilke geçerlidir. Ve Büyük Kuruş’un altın silindire yazarak tarihe bıraktığı DIŞARIDAN BORÇ ALMAK HARAMDIR kuralını İslamın kuralı olarak bile hatırlamıyorsak, paramız Kuruş’un üzerinden buğday işaretini kaldırmışsak, aynı büyük savaşları bir daha yaşayacağız demektir. 

                ANTİK ADLARIMIZ COĞRAFİ KİMLİĞİMİZDİR

Eğer Kafkasya bölgesinin Sirkazya, Peria Toros  gibi antik coğrafi adlarına bakarsak, bizim tarih boyunca hiç Rum olmadığımızı bu kelimelerde de görürüz. Batı tarihçileri İstanbul şehrini “Megaralılar kurdu” der, yani Atinalıların yerle bir ettiği Truvalılar Megaralı olduklarından, onların da atası olan Sirkazyalılardan söz ederler de, bugün Hazar kıyısında Lazca konuşan Megreller’den hiç söz etmezler.  

Antik dönemlerde Trabzon’dan Hazar’a kadar bölgenin antik adı ELAZYA idi. Laz-yeri, yani Şamani kültürde Sümer tanrısı, Bereket Tanrıçası Kibele/Sümele’nin yeri. Bölgede Sümer Tanrısı ası Kibele’nin adlarını dağ ve şehir adı olarak görmemiz ondandır; Laz, Kible Dağ, Hopa, Opadami, Of, Sümele, vb.

Trabzon’un söylenişi ile Azerbaycan’ın antik adı aynıdır; Adropatiene! Aynı söylenişte bir yer de Pazar ilçesinde bulunur. Bu benzerlikler bize binlerce yıl önce aynı kültürün aynı inanışın insanları olduğumuzu söyler. İki bin yıl öncesine kadar böyle idi. Romalı ve Atinalı korsanlar Anadolu’yu ve Kafkasyayı sömürmekte yani faizli borç vermekte zorlanmaya başladıklarında Roma şehri olan İstanbul’a ticari girişi din değiştirmek kuralına bağladılar. Roma vatandaşlığı vizesi alması bu şarta bağlandı. Yani Rum olmak bir sınıf atlamak oluyordu, tüccar olmak için ön şart buydu.

KARADENİZİN ADI PONTUS, MARMARA’NIN ADI PREPONTİS

Pontus, sosyolojik anlamı Roma’ya vergi vermeyenlerin yeridir. Efendi, Gürcüce EPENTİ. Kendi kendini yöneten, babadan oğula krallıkla yönetilmeyen, akil adamlar heyeti tarafından yönetilen ülke anlamındadır. Coğrafi olarak ise, Karadeniz çökmeden önce buradaki iki gölü ortadan birleştiren BENT  için Benti olan deniz ülkesidir.  Antik inanış olarak PAN’ların ülkesidir; Pagan, Dağ Tanrılı, Dağlı, Çoban halkı demektir. Köle olmayan, sadece Allah’a kul olan, gibi sosyolojik açılımları yapılabilir.

Ancak batı kaynaklı saptırmalarla, iki kelime Rum ve Pontus birlikte kullanılarak tarih boyunca bu bölge Rum imiş gibi bir saptırma yapılıyor.

Rum demek, Roma’ya bağlı, oraya vergi veren, Roma vatandaşlığına geçmiş, zorunlu olarak Roma’nın MS.331 de ilan ettiği resmi din Hıristiyanlığı kabul etmiş olmak demektir. Rizeliyim deyince bana “Sen de Rumsun” diyen bir İstanbullu  Rum kadına “Ya, öyle mi, siz ne zaman Hıristiyan oldunuz?” diye sordum, bana cevap veremedi.  Sanki Dünya İsa’dan önce yoktu, sanki kendileri tarih boyunca hep Hıristiyan idiler. Aslında bu hanımın dedelerinden biri İstanbul’a ticaret yapmaya bir yerden gelmişti ve Roma şehrinde ticaret yapma vizesi almak için resmi din ilan edilen dine geçmek zorunda kalmıştı, olayın tarihsel özeti budur.

ONBİNLERİN DÖNÜŞÜ ANABASİS’TE TRABZON (MÖ.400)

Atinalı savaş yazarı Ksenophon katıldığı Pers-Yunan savaşından yenik halde geri dönerlerken onbin askere rehberlik etti ve günlük tuttu. Trabzon’a nasıl ulaştıklarını anlatan bölümü okurken çok heyecanlanmıştım. Aklımda kalanları buraya almak istiyorum.

Çaykara sırtlarında denizi gören bir tepede Mador dağına geldiklerinde kurtulduk diye çok sevinmişler, ama tam bir ay o tepeden aşağıya inememişler. Çünkü Çaykaralılar onların gelmekte olduğunu erkenden öğrenmişler, iniş yolunu tutmuşlar, keskin okçuları yamaçlara yerleştirmişler.

 Yunan askerleri geçtikleri yerlerde ahırlara zarar veriyor, talan ediyor, değerli eşyaları alıyorlar, bu yüzden hiç dostça karşılanmıyorlardı. On bin kişiyle çıktıkları dönüş yolunda Mador dağına geldiklerinde sekizbinbeşyüz kişi kalmışlardı.

Mador dağından inişleri bir anlaşmayla mümkün olabildi; hiçbir yağma yapmadan, bahçeye ve ahıra dalmadan dosdoğru denize kadar tek sıra yürüyeceklerdi. Temsilcileri bu anlaşmayı yaparken mızraklarını çaprazlama birbiri üzerine getirmişlerdi.

Anabasis’in Mador dağı bölümünü okurken Yunanlılarla Çaykaralıların tarihte bir bağlarının olmadığını kendi tarihçilerinden öğrenmiş oluyoruz.

Yunan askerleri sahile inip yine yürüyerek Trabzon’a vardıklarında şehrin merkezinde Suriçi semtinde kendilerine yiyecek ikram edilmiş. Ertesi gün şehrin sokaklarına dalan askerler bütün evlerin dış kapılarını ve pencerelerini çok sıkı kapatıldığını, sürgülendiğini görmüşler. Bahçelerinde serenderlerin üst katlarında derin kaplar içerisinde tuzlanmış balık, fasülye, balık yağı bulmuşlar.

Limana ticaret gemisi geldikçe ona binebilenler gidiyordu. İki ay şehirde kaldılar, ancak her gün bir semti yağmalıyorlardı, halk evlerini terk edip köylere kaçıyordu. Sıra yakın köylerin yağmalanmasına geldiği zaman, Ksenofon ilk defa kendini kalesinin içinde yakan köy kralına rastladığını yazdı. Köyü yağmadan kurtaramadığı için ölümü yeğleyen onurlu insanları ilk defa burada görüyordu.

Beklenen gemiler geciktikçe bin kadar Yunan askeri sahil boyu karadan yürümeye karar verirler. Trabzon çıkışında büyükçe bir dereyi (Ağasar!) geçerken denizden kayıklarla gelen İskit kıyafetli mızraklı askerlerle karşılaşırlar. Kayıkları üç kişilikti, iki kişi kürek çekiyor biri ayakta dümen tutuyordu. Böyle üçyüz kadar kayık vardı, kıyıya yanaşınca hemen inip yürüyüş nizamı aldılar ve ellerinde mızraklarıyla, yüksek sesle kendilerine cesaret veren bir şarkı söyleyerek Yunan askerlerinin üzerine yürüdüler. 

Ksenofon kitabında kıyafetlerini de anlatıyor;  pantolon üzerinde kemerli uzun ceketleri, başlarında tüylü şapkalar vardı. Denizden gelenlerin hepsini öldürdüklerini de anlatıyor.

Atina adına savaşan bu askerlerin o tarihte Trabzon’un Suriçi merkezinde bir avuç tüccar tarafından yiyecekle karşılanmış olması dışında halk tarafından hiçbir itibar görmemelerinin anlamı çok açıktır. Özellikle Yunan askerlerine ciddi direniş gösteren yerlerle ilgilenen batılı gizli servisler bunlardan öyle dersler çıkartırlar ki, bir daha başlarına geldiğinde burada kendilerine dostluk gösterecek bir koloni yaratmak için oraya ta nerelerden misyonerler gönderirler. Örneğin, 1860’larda Venedikli bir Protestan misyoner grubunun buralara gelip yerleştiğinden kaynaklarda yazılıdır.

 1204 yılında Latinler (Katolik Fransa ve Venedik Yahudi Dükalığı) tarafından işgaliyle İstanbul’dan kaçan Rum Ortodoks tüccarların Trabzon’a sığınmalarından sonra Trabzon’un adı değişti, Rum tüccarlar kendilerine Pontus Rum İmparatorluğu dediler. Bu bir yanıltmaydı, çünkü imparatorluklar öyle bir şehirden ibaret olamazdı. Oysa sadece İstanbul’un tüccar elitleri bu şehre geldiği için şehrin ticareti canlanıyordu, ortada ordusu olan bir şehir devleti bile yoktu, değil imparatorluk. Aya Sofya gök bilim merkezini kilise olarak kullanmaları için onlara kullanıma verildi. Sümela ise bir kilise bile değildi. Bir manastırdı, altın gümüş eritmek için ormanların arasında sarp kayalığa yapılmış altın işçilik atölyesiydi. İsa’dan binlerce yıl önceye ait Şamani /Kumani işyeriydi. Kadınlar burada ocağı yanık tutar, erittikleri altın ve gümüşten elde ettikleri sırma tellerle hasır gibi örerek asker zırhları yaparlardı. Asla kilise değildi. Bugün Sümela’ya kilise denilmesi ve orada maskeli balo gibi ayin yapılması büyük algı operasyonudur.  

1204 Katolik Haçlı seferinde İstanbul’dan kaçan Rum Ortodoks tüccarlar Trabzon’a sığınmışlardı. Ticaret canlandı, Tiflis ile ticaret arttı, hanedan evlilikleri yapıldı, fakat bu tüccarlar burada Roma İmparatorluğunun ticaret kurallarını uyguladılar, hatta bu nedenle kendilerine imparatorluk dediler.  Normalde bir imparatorluk işgal edildiğinde buradan kaçanlarla yeni bir imparatorluk oluşmaz, şehir krallığı bile değildir, olsa olsa Venedik gibi ticaret kolonisi olur. Keza aynı işgalde İstanbul’dan kaçan Cenevizli Yahudi tüccarlar ise İznik’te ticaret kolonisi kurmuşlardı.

Rum olmak Roma ticaret kurallarına tabi olmak demekti. Bu kuralları kısaca özetleyelim:

-Doğu Roma (Rum) vatandaşı olmayan ticaret yapamaz; 

- Roma’nın resmi dini olan Hıristiyanlığa geçmeyene Roma (Rum) vatandaşlığı verilmez.

-İstanbul’a giriş vizesi sadece Roma vatandaşlarına verilir.

-Ticaret yapma hakkını alanlar ayrıca Kiliseye vergi verir, bir kilise yaptırır veya yüklü bağışta bulunur.

Trabzon’a yerleşen Rum tüccarlar kendileriyle ticaret yapacak Tiflis ve Erivan gibi daha önce Ortodoksluğa geçmiş olan yönetimlerle ilişki kurdular. İstanbul ile bağları uzun süre sıkıntılı geçti, geri dönemediler. Ta ki Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u Latin işgalcilerden geri alıncaya kadar Ortodoks Rumlar İstanbul’a güvenle giremediler.  O nedenle Fatih Trabzon’da davul zurnayla karşılandı, çünkü bu bir fetih değildi.

Fatih Sultan Mehmet Rize’yi de fethetmiş gibi Rize’de bugün afişler asılmakta, parklara “fetih parkı” gibi isimler konulmaktadır. Bu şekilde reklamı yapılan yine o masal olmakta, böylece algı operasyonu yapanlara katkı verilmektedir. Büyük hatadır.  

Fatih’in 1453 yılında İstanbul’a girişi en çok 1204 yılında İstanbul’dan kovulan Ortodoksları sevindirmiştir, o nedenle Rum tüccarların tekrar İstanbul’a girebilmesi dünyada bir çağın kapanıp yeni bir çağın açılması olarak kabul edilmiştir.

Zaten bölgede 1400’lerde egemenlik Dulkadiroğlu Danişmendilerdeydi, ki, Fatih Sultan Mehmet’in ilk eşi Sitti Mükrime Hatun Dulkadiroğlu beyinin kızıdır. Oğluna da aynı aileden gelin almıştır. Bölgede 1200’lerde egemen olan beylik Oğuzların Bozok kolundan Peçeneklerin kurduğu Emiroğlu Beyliği idi. Bu Türk Oğuz boyları aksakallı bilge danışmanlarla (danişment) yönetimi esas alan Sasani devletinin de ana unsurlarıydı. Bunların, bilim yapmayı ibadet sayan, darda olana kapısını açan, “Kim olursan ol yeter ki gel” diyen önemli bir dayanışma kültürleri vardı.  

İNANCINI DEĞİŞTİREREK TİCARET YAPMAK

Biz Türk milleti olarak din/inanç değiştirerek ticaret yapmak gibi kuralları son yıllarda çok yakından gördük; ihaleyi almak için belli bir merkeze ya para vereceksin, ya cami ya Kuran kursu yaptıracaksın, kazandığından o merkeze yüzde pay vereceksin, vb.

Bugün nasıl ki Cami yapmak ya da Kuran Kursu açmak bir ticari itibar getiriyorsa 1200’lerde Trabzon’da yaşanan da oydu. O sebeple Rum tüccarlarla iş yapmak için kilise yaptırmak moda oluverdi. Of’un Balaban köyünde söylenen şu atasözündeki gibi:

“Köyünde var kırk hanesi, kırkbir de kilisesi.”

Köyde kiliseye gidecek insan yok, yine de yapıyor! Bugün yeni yapılan birçok Cami için de aynı şeyi söylemek mümkün.  

Trabzon’daki Aya Sofya gibi eski gök bilim evlerini kiliseye çevirmek de böyle bir tarihsel geçmişe sahiptir. Keza tıbbın atası Kemerhisarlı Apollonius’un tasvirlerinde başının arkasında güneş dairesi resmedilirdi. İsa’yı da aynı şekilde tasvir etmeleri nedeniyle Aya Sofya gibi bilimevlerini Kiliseye çevirmek ya da her antik bilimevine “kiliseydi” demek çok kolay olmuştur. Silvan’daki antik Hasuni (Tigran Agarta, MÖ.70) kaya evlerinde 300 evin hepsinde, henüz İsa doğmamışken, aynı tasvirin bulunması başka nasıl izah edilir?

İSTANBUL’UN 1918’DEKİ İŞGALİNDE RUM TÜCCARLAR BU KEZ İŞGALCİLERLE BERABERDİ

Bu kadar uzun tarih maratonundan sonra artık Pontus soykırımı iddiasının nasıl bir masal olduğunu anlatabilirim.

1918 işgalinde İstanbul’da başta İngiliz (Protestan) askerleri olmak üzere Fransız ve İtalyan (Katolik) askerleri ile yanlarında Yunanistan (Ortodoks) askerler vardı.  İngiliz Yüksek Komiserliği İstanbullu Rum (Ortodoks) tüccarları kendi yanına aldı ve Türkçe bilen Rum gençlere Yunan asker elbisesi giydirdi. Bu Yunan askerleri Kocaeli’de Karasu’da kaymakamlığı basıp oradaki silahsız Türkleri insanları katlettiler. Bu katliamın Anadolu’da duyulmasıyla Türklerin Rum komşularına Rumların da Türk komşularına intikam duygusuyla bakacaklarını İngilizler hesaplanmıştı. Karadeniz’den özellikle Sarıyer’den ve Rize’den koşan milis kuvvetler bu katliamı yapanlara cevaplarını verdiler. İstanbul basınında bu olanları duyurulmasına İngiliz vali tarafından sansür kondu, gazetelerin bazı sütunları onun için beyaz çıkıyordu. Bir karikatür dergisi olan Karagöz çaktırmadan bu haberleri veriyordu, hatta derginin sahibi Aka Gündüz bu nedenle Malta’ya esir götürüldü.

Hatırlayalım, benzer bir kışkırtma daha önce 1896’da Fransız elçiliği koruması altında yapılmıştı; Fransa’dan gelen Katolik Ermeni gençler Osmanlı Bankasını bastılar, işgal ettiler. Bu provokatif baskınla Türkler Ermenilere karşı Ermeniler de Türklere karşı nefretle dolduruldu.

İşgal Altında İstanbul 1918-1923 (Bilge Criss) adlı kitabın 72.sayfasında yazar “Belgelerle Türk Tarihi Dergisi Ocak 1971” sayısını kaynak göstererek, Ertuğrul Zekâi Ökte’nin “Yunanistan’ın İstanbul’da Kurduğu Gizli İhtilâl Cemiyeti ‘Kurdus’ “başlıklı yazısından bölümler almış, kitabına koymuş. Yunanistan’dan Anadolu’ya göç etmek isteyen Rumlar varmış gibi göç adı altında Yunan askerlerinin getirildiğini anlatıyor:

“1919’da, göçmen komisyonu maskesi altında, İstanbul’da gizli bir devrimci Yunan derneği, “Kordus” kuruldu. Aslında gizli dernek, Anadolu Rumlarını eğitmek ve silahlandırmak amacıyla sivil elbiseler giyinmiş Yunan subayları getiriyordu. Bunu, Rum basınının, Türklere yönelik şiddetli nefretin sözcüsü haline gelmesi izledi.”

İşgalci İngiliz Yüksek Komiseri tarafından İstanbullu Rumların Yunan ordusuna gönüllü yazıldıkları, İzmir, Bursa ve İzmit’te Yunan askerleriyle beraber katliam yaptıklarını haber yapmak yasaklanmıştı. Kitabın 74.sayfasından aynen alıyorum:

“ Sansüre mutlaka tabi tutulan haber örnekleri; İzmir, Bursa ve İzmit’teki Yunan vahşeti; İstanbullu Rumların Yunan ordusuna gönüllü asker yazılması; İngiliz-Rus ticaret anlaşmasının eleştirilmesi; İstanbullu Türk gençlerinin gizlice askere alınması; bazı İTP’lilerin sürgünde oldukları Malta adasından kaçmalarıydı.”

İstanbul’un zengin Rumları işgalcilerin yanında yer alınca pek doğaldır ki Samsun ve civarında silah toplamak üzere kurulan İngiliz karakollarında Türkçe bilen Rum erkekler görevlendirildi. Merzifon’da topunu teslim etmeyerek dağa çıkartan Türk subayına bile “çete” yaftası takılıyordu. Çeteler geceleri İngiliz karakollarını basıyor, İngiliz karakolunun gece bekçisi olan Rum kimseleri pek doğaldır ki öldürüp toplanmış silahları kaçırıyorlardı. Bunu, Türkler Rumlara saldırdı şeklinde yayıyorlardı. Atatürk Havza’da bir ay süren görüşmeler yaparken bölgenin güvenliği ancak Çankırı’dan Amasya’ya kadar kurulan düşman karakollarındaki Rum ve İngiliz askerlerini teslim alarak ve halktan topladıkları silahları geri alarak mümkün olabilmişti.

İngiliz kışkırtmasıyla Anadolu’yu işgal eden Yunan askerlerini İzmir’de denize döktükten ve İngiliz gemileri tası tarağı toplayıp geldikleri gibi geri gittikten sonra, bu toprağa ihanet edenlerin artık güvenebilecekleri kimse yoktu, komşularının yüzüne bakacak halleri de kalmamıştı, mübadele kaçınılmazdı.

Son sözüm: İşgalci İngilizler İstanbul’u terk etmek zorunda kaldıktan sonra onlara yardım eden gayrimüslim azınlıklar eski azınlık haklarından vazgeçip Türk kimliği altında eşit yurttaşlığı kabul etmişlerdir, Lozan bunun mührüdür. Bu mührü geri sökmek isteyenlere dedelerinin İngiliz oyununa nasıl geldikleri hatırlatmak kendi iyilikleri için görevimizdir. Yeniden Rum Pontus masallarını dinlemesinler.

Ve, odatv’de bu konuda görüşlerini açıkça yazan Nihat Genç’e ve Soner Yalçın’a teşekkür ediyorum.

Ve artık, bir kere daha bu memleketi Venedikli Cenevizli bezirgânlara yolgeçen hanı yaptırmamak için, çocuklarımızın olan bu toprağı onlara kaptırmamak için, “Aç kapıyı bezirgân başı, Kapı hakkı ne verirsin, Arkamdaki yadigâr olsun…” oyunu oynatmayacağım.