Yazdır

ANADOLUCULUK ALPASLAN'IN ORDUSUNDA KÜTRTLER MARTAVALI VE GÜNÜMÜZE YANSIMALARI

     Üç tarz-ı siyaseti anlayamayan Osmanlı aydınıyla, dışarıyla bağlantılı Türk-Gayrı Türk İş Adamları ve Enderuncu Kripto Osmanlı idari mekanizmasının devleti çökertme ve parçalamasına rağmen

bu huyundan vazgeçmemiş, vazgeçmediği gibi de yeni Türk Devleti’nin parçalanması pahasına vazgeçmeyecek gibi görünüyor.

    ‘Attila ve Hunların Tarihi’ adlı kitabın yazarı E. A. Thomson (1948),  Hunları anlatırken, “ilk kez Kerç Boğazı’ndan geçip Kırım’a oradan da Avrupa tarihine dâhil olduklarında okuma-yazma bilmiyorlardı. Sonunda 6. ve 7. yüzyılın kargaşası içinde kaybolup giderken de yine okuma yazma bilmiyorlardı,” diyerek kitabına başlar.

    Batılıya göre Atina nedir?

Aydınlanmanın ve bilginin merkezi…

 

   Roma nedir?

Bilginin cesamet bulmuş hali…

Demek ki her şey bilgi üzerine…

*

Osmanlı Devleti’nde Batı’nın etkisiyle kazanılan bilgi kırıntısından elde edilen ilmi aydınlanma gelişme ve yükselme arzusu uyandırmıştı. Ancak bu bilgi aydınlanması asla teknelojik yönde cereyan etmedi. Necip Fazıl’ın da içinde olduğu bütün gönderilenler sanatçı, felsefeci, tarihçi gibi sosyal dalların mensubu olarak geri döndüler ancak bu geri dönenler çıktığı kabuğu bir türlü beğenmediler.

     Bu gelişim hareketi Osmanlıyı çok zamansız yakalamıştı. Bunun, yani çözülme sırasındaki sosyal aydınlanmanın, neden işe yaramadığını ve bu güne yansımalarını incelemeden evvel o dönemde ortaya çıkan üç siyasi görüşü irdelemekte fayda var. Çünkü içinde bulunduğumuz ekonomik, siyasi, ahlaki ve idari çöküntü ve çıkmazın tamamıyla bununla ilgili olduğunu düşünüyorum.

*

    Bunlardan ilki Hükümet-i Osmaniye’ye tabi (Osmanlı yönetimi altındaki) tebaadan (vatandaşların etnik olarak bağlı olduğu) hâsıl millet-i muhtelifeyi (çeşitli milletleri) tek bir millet (tevehhüd) şeklinde temsil eden Millet-i Osmanî’yi (Osmanlı Milletini) meydana getirmek fikridir. İkincisi Hilafet hakkı Osmanlı Devleti hükümdarının elinde olduğundan bütün İslam Âlemini anılan bu hükümet altında siyaseten birleştirmek (Panislamizm) fikridir. Üçüncüsü ise Türk Milliyetçiliği üzerine dayanan bir Türk Milleti inşa etmek (panTürkizm) fikridir.

     Bu üç siyaseti incelediğimizde önümüze konan ve uymak için kamplara ayrıldığımız bu siyaset tarzlarının üçünü de ne o gün ne de bu gün anlayacak, kavrayacak ve uygulayabilecek çapa eriştiğimizi söylemek mümkün değildir.

   Şöyle ki, Osmanlı Milleti meydana getirme hayali gerçekleşmesi mümkün olsa idi 624 yılık Osmanlı Saltanatı süresince gerçekleşmiş olması gerektiğini akıl edecek bir babayiğit hala çıkmış değildir. Osmanlı, bilhassa Balkanlarda, Arap yarım adasında ve Cenubi Afrika’da bu fikrin gelişmesi için bilhassa çok mümbit bir ortam yaratmasına rağmen gelişmemiştir. Sebebi de gayet de basittir. Hiç bir etnisite diğer bir etnisitenin gönüllü veya gönülsüz yönetimi altına girip erimeyi istemez! Din dahi bunu engelleyemez ve engelleyememiştir de!

    Aksini düşünenler buna Cihan Peygamberi dönemini ve Osmanlı ve Selçuklu dönemini örnek vereceklerdir. Ancak birincisinde Fahri Kâinat’ın göğsünde mündemiç olan Resulallah özelliği sayesinde sessizliğe bürünen Arap asabiyet taassubunun sevgilinin vefatından hemen sonra Emevi adıyla hortlaması bu itirazın yersiz olduğunu ispatlar.

    Osmanlıcılığın gelişmemesi şimdiye kadar da bu yönden hiç tartışılmamıştır!

   İslam’ın son kalesi ve Türk’ün son yurdu Anadolu elden gitme tehlikesi ile karşı karşıya iken bunu incelemekte hayati önem vardır.  

*

Osmanlı Milleti siyasetinin ortaya çıkması II. Mahmut dönemine rastlar. Kendisinin; “Ben tebaamdaki din farkını ancak cami, havra ve Klisalarına girdikleri zaman görmek isterim,” sözü bu konuda önemli bir mihenk taşıdır.

  XIX. asrın başında ve ortalarında devleti bu şekilde yöneteceğini sanan cahil padişah ve erkân-ı devlet kısa zamanda bunun yürümeyeceğini sırtlarını dayadıkları Fransızlar eliyle göreceklerdir.

   Çünkü Avrupa’da Milliyetçilik düşüncesi şimdiki İslamcı şürekânın sandığı gibi Fransız İhtilalıyla başlamamış bilakis bu ihtilalla nesep ve ırka bağlı devlet yönetimi yerini hür vicdana dayanan sosyal devlet yönetimi anlayışına bırakmıştır.

   Fransız kelimesinin işaret ettiği gibi tarafsız olmak devletin tebaası olmak için yeterliydi. Osmanlı gibi hiçbir milletin adına dayanmayan, yani etnisite kokmayan, bir yönetim biçimi de bu anlayışla kimseyi kırmayacak herkesi devlet çatısı ve çadırı altında tutmaya yetecekti.

   Bu yönüyle bu günkü hükümetin kazan kazan taktiği tıpa tıp buna benzemektedir.

Yeterli miydi?

Şüphesiz hayır!

Çandarlı’nın boynunun vurulmasının ardından padişah efendimiz tarafından dönme-kripto guruba teslim edilen Osmanlı idari mekanizması devleti batırmasına rağmen zeytin yağı gibi su üstünde kalmayı becermiştir.

   Gariptir Osmanlıcılığı ve ardından Panislamizm’i en hararetli şekilde savunan yine bunlar olmuştur. Çünkü Pargalı’dan, Kuyucu Murat’ta, meşhur Türk Milliyetçisi Emine Işınsu’nun ve Teyzesi kızı meşhur solcu Pınar Kür’ün dedeleri nam-ı diğer Yahudi Öküz Ömer Paşa’dan (Nazım Hikmet’in dedesi ile aynı memleket olan Polonya Yahudi’sidir) biliyoruz ki Osmanlı cihet-i askeriye ve vezareti tamamen gayrı Türklerden oluşmaktadır.

    ...Ve bu gayrı Türkler Osmanlıcılık ve İslamcılık maskesiyle yönetimi hep ellerinde tutmuşlar ve asla da Türk’ün eline vermemişlerdir.

      Ancak ne var ki son dönem Osmanlı Mebusan üyesi olan Osman Nuri Lermioğlu “Halkın İstemediği İnkılap,” adlı kitabında bu fikrin iyice anlaşılmadan tatbik edilmesinin devleti parçaladığını söyler.

   1832 Tanzimat Fermanı böylece devletin temeline konan son dinamit olur ve bu dinamit hiç bir halttan anlamayan Genç Osmanlılar olarak dışarı okumaya giden adam oldu sanılırken ihanetin dibine vuran İslamcı Gençlik tarafından yapılacaktır! Ancak bu İslamcı gençliğin bir özelliği vardır. Enderun’dan yetişenlerin çocuklarıdır! Yani kökü bozuktur. Mustafa Reşit, Talat, Namık Kemal ve Mustafa Kemal’in girmesiyle çıkmasının bir olduğu İttihat ve Terakki’den Ahmet Rıza, Dr. Nazım, Dini lider sanılan nam-ı diğer Said-i Kürdi bu guruptandır. En önemlisi de şimdi dillere pelesenk olan Evanjelik-Siyonist gurubun yönlendirmesi altındadırlar.

   Nitekim Rus Savaşında ben de savaştım yalanını atan Said-i Kürdi’nin 6 ay süren savaş ve ardından geçen 2,5 senelik sürede Van’dan Kars’a oradan Rusya’ya oradan da Avusturya’ya ne halt yemeye gittiğini açıklayamamıştır.

   “Başımıza gelenler,” kitabının yazarı Rauf M., Dr. Haluknur Baki’ye anlattıklarına göre II. Abdülhamid’in Said-i Kürdi’yi sorguya çekilmesi için rica ettiklerindendir ve Kadiri meşreplidir.

   Yazar, bu adamın kıt dini bilgisinden ziyade dışarıdakilere ajanlık yapmak için uğraştığını ancak akli melekelerinden dolayı muteber sayılmadığını söylemiştir.

   Bu sebepten dolayı Cengiz Özakıncı’nın, “Yeni Osmanlıcılık,” kitabında bahsettiği Haluknur Baki bu kitapta yazılan Necip Fazıl’ın kankası şeklindeki betimlemeye uymaz.     

    Çünkü Özakıncı işin iç yüzünü bilmemektedir. Talebesi olmaktan her daim şeref duyduğum Haluknur Baki’nin kendisinin bana anlattığına göre Necip Fazıl’ı sahte İslamcı olmakla suçlamıştır.

   Allah rahmet eylesin İstanbul’da sohbetlerine katıldığım Ahmet Kabaklı, Ayhan Songar, İlhan Bardakçı, Orhan Şaik Gökyay ve Arif Nihat Asya’nın huzurunda Necip Fazıl bu konuda kendisinin haksız olduğunu beyan eylemişti.  

*

Ne ise fazla dağıtmadan konumuza dönersek, bu fikrin ve siyasetin asıl amacı Osmanlı memleketinde Osmanlı idaresi altındaki Müslim ve gayrı Müslim ahaliyi aynı hukuk altında birleştirmek, din ve ırk farkı gözetmeksizin yönetim katmanlarında görev almasını sağlayarak aralarında genel bir eşitlik sağlamaktır. Dini ve fikri serbestiyet sağlayarak ahaliyi din ve soy farklılığına rağmen bir birine karıştırarak tek millet olarak temsil etmek böylece Amerikan ortak devletlerinde (federasyon) olduğu gibi tek vatan müşterekliği altında birleşmiş bir yeni millet meydana getirmektir.

     Peki, bu eylem sonucunda Osmanlı Devleti’nin sınırları muhafaza edildi mi?

     El Cevap: Hayır!

  Çoğunluğu Müslüman ve önemli bir kısmı da Türk olan bu devletin devamlılığı ve gücünün artmasında genel itibarıyla Müslümanlar ve Türkler için fayda varsa da yönetim şekli doğrudan doğruya Türklere yönetimde bir hak vermiyordu. Yani devlet Hilafet itibarıyla İslam coğrafyasına Türk ayağı ile de Türk coğrafyalarına hitap edecekti. Ama unutulan bir şey vardı; bu kazan kazan taktiğinin olması için devletin müreffeh, teknolojisinin o günkü teknolojiyi zorlayan ölçekte, ordusunun güçlü ve kasasının da dolu olması gerekirdi.

Demek ki neymiş?

‘Kazan kazan’ İngiliz’in en büyük taktiğidir. Ancak elinde teknolojik olarak ABD’ye bile gereksinim duymayacak bir orduya, teknoloji üreten mekanizmaya ve bu mekanizmanın güya dünyaya bilgi pazarladığı okullara sahiptir. 

Bunların hiç biri Osmanlı da olmadığı gibi bu günkü Türkiye’de de yoktur.

Temel sorun işte budur!

1926’dan beri dışarı talebe gönderir dururuz, Mustafa Kemal’in, “Sizi ateş olarak gönderiyoruz, yıldırım olarak dönün!” dediği bu aydınlar şimdiye kadar neden ülkeyi bir adım ileri götürememişlerdir?

   Neden hala dışarıdan kopyalayıp duruyoruz?

Madem Altayları, Fırtınaları yapabiliyoruz, neden Alman Mann kundağı vermediği için beşinci ve altıncılar banttan çıkmıyor?

SİHA’ların motorunu kim yapar? Donanım kimdendir?

*

Osmanlı bu kazan kazan taktiğini uygulamadı mı?

Uyguladı, hem de dibine kadar!

Ne elde etti parçalanmaktan gayrı?

Bir hiç, koca bir hiç!

Demek ki 1923’ten beridir bir arpa boyu yol alamamışız!

1923-1938 arası sanayileşme hamlesi dışındaki bütün hamleler dışa bağımlıdır. Kendi imkânlarımızla yapılan tek kalkınma hamlesi M. Kemal dönemine aittir.  

Bu ilk iki siyaset yöntemini uygulayan ve batan Osmanlı gibi Türkiye Cumhuriyeti de aynı hatayı işlemedi mi?

İşledi!

Adı değişti sadece:  ‘Anadoluculuk’ oldu.

*

    Anadolu Türklüğü sırf bu gurup sayesinde dini ve Milliyetçi değerlerden kopmuştur, buyurun kaynağından inceleyelim.

    Anadoluculuk, hem ilmi hem de felsefi anlamda ahlakçı ve maneviyatçı bir tutumla Türk Milleti’nin kalkınmasının mümkün olabileceğini söyleyerek Türk hümanizmasını gerçekleştirecek ideolojinin bu olduğunu iddia eden toplumsal bir hareketti.

    Anadolu Milliyetçiliği, yani Anadolu insanının ortak vatanda insanlık değerleri etrafında birleşerek hangi kökten gelirse gelsin sadece üstünde yaşadığı vatanın milliyetçisi olunabileceğini söyleyen yeni bir milliyetçilik tarzıydı. Bu yönüyle 12 Eylül’de askerlerin içeri tıktıklarını aynı koğuşlarda tutarken uyguladıkları “karıştır barıştır” fikri aynı paraleldedir.

    Anadoluculuk hareketinin babası Mükrimin Halil Yınanç ve 1923-1925 yılları arasında çıkardığı Anadolu Dergisi de merkez üssü olmuştur. İsmail Beşikçi, Ali Sevim, Faruk Sümer, Muhsin Kızılkaya ve Levent Gültekin Mükrimin Halil Yınanç’ın en baba takipçileridir. Ha, Taha Akyol’u da unutmayalım.

Neden mi?

Bakın neden?

 

        1071 Alpaslan'ın ordusu

         ve kürtlerin desteği!

    Bu güruhun Alparslan’ın ordusundaki bir Kürt askerin Romanos Diogenes’i esir ettiği; Malazgirt adının Kürtçede Me (biz)- lez (tez, çabuk, erken)- girt (aldık) kelimelerinden geldiği gibi yersiz mesnetsiz uydurma iddiaları vardır.

   Ayrıca, Abdullah Öcalan da “Selçuklu Sultanı Alparslan’ın Bizans’ı yenmesinde de Kürt beylikleri kuvvetlerinin büyük desteği vardır...” (Rafet Ballı, Kürt Dosyası, Cem Yayınevi, 1991, s. 215) sözü AKP içindeki Kürtçülerin ve solcu Kürtçü yazarların ruhunu okşar açıklamaların kaynağı işte bu Anadolucu Mükrimin Halil Yınanç’tır.

   Adam boşuna Anadolucu olmamıştır. Taha Akyol nam Çerkez, önce milliyetçi sonra Milli görüşçü bir ara Çerkez milliyetçisi vatandaş da güya akademik bir hava vererek sanki gerçekmiş gibi her daim Kürtleri anlatırken işte bu Anadolucu’yu kaynak verir.

Peki, doğru mudur?

Bakalım…

Alparslan’ın ordusunda Kürtler var mıydı?

Birincil ve ikincil el Bizans, Ermeni, Süryani ve Batı kaynaklarında Kürtlerin katkısından söz eden bir tane bile yazar bulunmaz! Sadece Türk, Ghuzzlar, Uzlar, Oğuzlar, Türkmenler, Irrakiyye (Şii) Türkmenleri terimleri bol bol geçer. Başka Türkler de geçer Mesela Bizans Ordusu’ndaki Türkler. Allah’ı var Mükrimin bunları da yazar ve bunlar kaynaklıdır. Ancak yeterli değildir!

   Yınanç, ‘Türkiye Tarihi Selçuklular Devri’ adlı eserinin I. Cildi’nin sf. 71’de diyor ki; Romanos Diogenes Rumeli’de bulunan Peçenek ve Oğuz Türklerini silâhaltına çağırdı. Ben de diyorum ki bu yanlıştır!

   Heather P. (1995). ‘The Huns and the End of the Roman Empire in Western Europe.’ English Historical Reviews. Longman Group UK. Ltd. adlı kitabında Katalonya Savaşı’ndaki yenilginin ardından Roma, Attila’nın ölmesiyle dağılan Hunların bir kısmını daha önce Subarları ve İskitleri aldığı gibi ordusuna alır. Ancak Ordunun asıl kısmı Bizans’ın emrine girer. Yani Bizans Ordusu’nun ağırlıklı kısmı artık Hunludur. Bu dört yüzyıl boyunca hiç değişmemiştir!

   Bizans Ordusunda iki general vardır. Biri Subarlı ya da İskitli Ursel Bayyol/Beyyol diğeri ise Tarkan Yabgu’dur!

   Seyyar birliklerin başında Tarang/Turang adlı bir komutan vardır.

   Peçeneklerin başında ise Tamış vardır.

   Velhasıl Bizans ordusunda Romanos Diogenes’in yeminli Hassa Hun/Subar birlikleri hariç bütün ağırlıklı takımı daha savaştan önce kandaşlarının safına geçmiştir!

   Arada bin yıllık bir zaman farkı işe yaramamış kandaşlık bağı dil ile yeniden kurulmuştur!

    Dil işte böyle bir şeydir…

    Kaynaklarda Büyük Selçuklu Sultanı’nın ordusunun yekpare bir ‘Türk Ordusu’ olduğu konusunda mutabakat vardır. Arap kaynakları da böyle söylüyor.

   Kürtleri işin içine katan bir Arap bir de Babası Türk köle olan Arap yetiştirmesi Sıbt İbn’ül Cezvi var. Mükrimin H. Yınanç, takipçileri Ali Sevim ve Faruk Sümer’in, “İslam Kaynaklarında Malazgirt Savaşı” adlı  kitaplarında kaynak olarak kullandıkları Türk kölenin oğlu Arap yetiştirmesi Sıbt İbnü’l-Cevzi şöyle anlatır: “Az önce 10 bin Kürt de Sultan’a katılmıştı. Ancak, sultan ulu tanrıdan sonra buyruğundaki 4 bin kişilik hassa askerine güveniyordu (s.34-35).” Bu Kürtlerin kimler olduğu, nerede Sultan’ın ordusuna katıldıkları, savaşta neler yaptıkları ve savaş sonundaki durumlarıyla ilgili hiçbir bilgi vermeyen yazar, Bizans ordusunun mevcudunun 400 bin olduğunu söylüyor. Aynı yazarların ikinci kaynak İbnü’d-Devâdârî’den (Ö.1335-6) yaptığı alıntı şöyledir: “Sultanın yanında 4 bin atlı kalmıştı. Sultan Alparslan’a Kürtlerden ve sair kavimlerden olmak üzere 10 bin kadar insan da katılmıştı (s. 57).” İbnü’d-Devâdârî Bizans ordusunun ise 200 bin kişi olduğunu söylüyor. Her nedense bu kitapta yer alan diğer 11 yazar Kürtlerden tek kelime bile söz etmiyor. Hatta bu 11 yazarın çoğu ya savaşı gören birinci elden nakilcilerdir, ya da görenlerden dinlemiş olanlardır. Sıbt İbn'ül Cezvi TDV İslam Ansiklopedisi’ne göre 1186 yılında Bağdat’ta doğdu 1256 yılında Şam'da öldü. 

     Yani “az önce 10 bin Kürt de sultana katıldı diyen,” bu şahıs Malazgirt Savaşı’ndan 110 yıl sonra doğmadır! Devadari ise 260 sene sonra doğma. Cezvi, 1056-1087 yılları arasında cereyan eden olayları anlatırken Abbâsî Halifesi Kāim-Biemrillâh döneminde Dîvân-ı İnşâ’da görevli Garsünnime’nin günümüze ulaşmayan Uyûnü’t-tevârîħ’inden geniş nakiller yapmıştır.

    Diğer kaynaklarda bulunmayan Selçuklu tarihiyle ilgili bilgilerin yer aldığı bu nakiller sebebiyle Mirâtü’z-zamân XI. yüzyıl Selçuklu tarihinin önemli bir kaynağıdır. Hâlbuki Sıbt İbnü'l Cezvi’yi de kullanan Yınanç, ‘Türkiye Tarihi Selçuklular Devri’ adlı eserinin I. Cildi’nin sf. 68’de Sıbt İbn'ül Cezvi’nin İbn’i Hilalden naklen alıntı yaptığını yazar.

   Yani nakiller farklıdır, haliyle verilen bilgiler de yanlış ve hatalıdır. Nereden bakarsanız bakın yalan dolan ve uydurmadır!

   TDV’da buna payandadır!

Yınanç ne diyor dinleyelim; “Sultan Alp Arslan şarki Roma İmparatoru'nun İran'a girmesini engellemek için alelacele Suriye'den dönmüş ordusunun bir kısmını orada bırakmıştı. Tuğrul Bey'in ordusu da karargâhlara dağıtıldığından hazırda asker yoktu. Ancak sultan asıl kendi ordusu olan ve pek mükemmel teçhiz edilmiş bulunan 4000 Türk çerisine (Memluk) güveniyordu. Bu hassa askerden başka Sultan’ın yanında 40.000 güzide Türk çerisi daha vardı. Ayrıca 10.000 kadar gönüllü de ilhak etmişti. Bu gönüllülerin az bir kısmı Mervanoğulları arazisinden geçerken Mervanoğulları eziyetinden kendisine ilhak eden Kürtlerden oluşuyordu.”

Yani neymiş?

Kendi Kürtlerinden illallah diyen Kürtler!

Peki, bunlar asker midir?

Belki? 

Belki değil!

Ama şurası bir gerçek ki Kürt Kürdün mezaliminden kaçmaktadır!

Altan Tan, Levent Göktaş ve Kızılkaya Muhsin, Adıyamanlı vekil Meto ve Elaziz’in Türk Ocağı Başkanı Edebiyat Bölümü Prof.’u Kürt Meto da, İbnü’l-Ezrak’ın (Ö. 1176) "Merwani Kürtleri Tarihi" adlı kitabına dayanarak Alparslan’ın ordusuna Merwani Kürtlerinden 14 bin askerin katıldığını söylerler.

  Hatta prof. sanlı bu yalancı coşup gaza gelerek daha ileri gider ve kazmasını, küreğini, kepçesini, tasını, tavasını kapan Kürt halkının bu savaşta yer aldığını anlatır. Sanır ki o zaman da şimdiki gibi Kürtler Ahlat’da yaşamaktadır!

   Sanırsın ki bu savaş değil mahalle kavgasıdır. Bu, uydurma bilgi ne İbnü’l-Ezrak'ta ne de başka bir kitapta bulunur. Adam anlattıklarında Kürtlerden, Kürt askerlerinden söz ediyor. Ancak bu biçimde değil. Ayrıca, Türklerle Kürtlerin o dönemki ilişkilerini incelediğimizde, böyle bir işbirliğinin çok da mümkün olması görünmüyor. Zira İbn’ül-Ezrak, savaştan sonra “Sultan, Azerbaycan’a döndü. Ahlat ve Malazgirt’e valiler tayin etti. Böylece buralar Mervanoğulları’nın elinden çıktı. Bugüne kadar Sultanın emri ile bu yerler ıkta olarak verilmektedir” diyor. Burada cevabı Yınanç veriyor. Alparslan Merwanileri iki üç defa yerle bir eder. Sebep Merwanilerin Bagrat Ermenileriyle ortak ilişkiye girmesi Hıristiyanları desteklemesidir! Bu sebeple bir kısım Kürt bu Ermenici Merwanilerden kaçarak iltihak eder. Bu sebeple zaferden sonra Sultan Merwanilere son vererek onları cezalandırır ve şehirlerini ellerinden alır.

   İbnu’l-Ezrak el-Farikî tarafından hicri 572 miladi 1176 yılında kaleme alınan Tarihu Meyyafarikin isimli şehir tarihi, Nûbihar Yayınları tarafından yayınlandı. Mardin Artuklu Üniversitesi, İlahiyat Bilimleri Fakültesi’nden Dr. Karim Farouk el-Khouly ve Arş. Gör. Yusuf Baluken’in ortak çalışmalarıyla Londra’daki Britanya Müzesi’ndeki iki ayrı el yazma nüshadan yararlanılarak Arapça orijinal metni edisyon kritik edilen eser, tam metin olarak ilk kez yayınlandı. Peki, bu Kürt Tarihini anlatıyor diye yutturulan eseri yayınlayan ekip kim?

   Bu Yusuf Baluken İdris Baluken’in nesidir? Hem böyle bir adamı araştırma görevlisi olarak alacaksın hem de Malazgirt’i kutlayacaksın bu ne menem bir çelişkidir?

    Alparslan’la Kürtlerin arasının iyi olmadığının ikinci ispatı Süryani Bar Hebreaus veya Arapların verdiği adla Abu’l-Farac’ın (Ö. 1265) kroniğinde vardır. Yazara göre 1037 yılında Tuğrul Bey komutasındaki ‘Uğuzlar’, Arminiya’ya (Ermenistan) karşı harekete geçmişler ve onlarla birlikte hareket eden Arap ve Kürtleri de kılıçtan geçirmişlerdi. Aynı yıl Uğuzlar Batı İran’daki Meraga şehrini zapt etmişler, oradaki camiyi yakmışlar ve Kürt ahalinin bir kısmını öldürmüşler ve yerlerinden sürmüşlerdi. Bunun üzerine ‘Dağlı Kürt kabileleri’ toplanıp Uğuzları mağlup ederek Azerbaycan’dan çıkardılar. Ayrıca M. Altay Köymen de ‘Malazgirt'ten önce Anadolu’nun Panaroması’ adlı makalesinde de buna değinir. Bu durum, daha sonraki on yıllarda da yaşanmıştır. Hatta Abbasi Halifesi Kaim biEmrillah Anadolu'da Diyarbakır Hakkâri arasında Bizanslıların terk ettiği üç dört kaleyi ki meyyafarıkın ve Amid bunların içindedir ele geçirip bağımsızlıklarını ilan eden Kürtleri kullanarak Türkmen akıncılarını obalarına davet ettirmiş yemiş içirmiş ve gece yattıklarında uykuda kafalarını kestirmiştir. Bunu duyan Alparslan nerede görse Kürtleri yok edecek derecede nefret etmektedir. Bu durumda Kürtlerin gönüllü olarak Alparslan’ın ordusuna katılması da, Alparslan’ın gözü arkada kalmadan Kürtlere ordusunda yer vermesi de zor görünüyor. 

      Gürdal Aksoy, “Halklar Hapishanesi Anadolu, Kürtlerde Anadolu Merkezci Yabancılaşma,” adlı kitabında işte bunlara değinerek Anadoluculuk yapan Yınanç’a uydukları için Kürtlerin Anadoluculuk fikri altında benliklerini yitirdiğini söylüyor. Şimdi Yınanç’ın Anadoluculuk ayağına tarihi kayıtlarla nasıl oynadığını anladık mı?

     Anadoluculuk akımının üç çeşidi vardır: Mavi Anadoluculuk; 1940’lar ve 1950’lerde ortaya çıkan bu akıma göre “Batılılaşma aslında öze dönmek demektir çünkü Batı medeniyetinin kaynağı da Batı Anadolu’daki ve Orta Asya’daki kültürdür”. Özellikle Sabahattin Eyüboğlu, Halikarnas Balıkçısı, Melih Cevdet Anday, Azra Erhat gibi isimlerden oluşan Mavi Anadolucular için başta Antik Felsefe’nin doğduğu İyonya olmak üzere Anadolu tüm medeniyetlerin beşiğidir ve tüm medeniyetler buradan doğmuş ve yükselmiştir. Mavi Anadolucular kimlik inşasında İslami öğelere değil, Anadolu sembollerine ağırlık vermişlerdir. İslamcı Anadoluculuk ise 1939 sonrasında ortaya çıkar. Özellikle Hareket dergisi (1939-49) etrafında gelişen bu fikre Hüseyin Avni Ulaş ve Nurettin Topçu öncülük etmiştir. Mekânın manevi gücüne vurgu yaparak mekânın ırkı millete dönüştüreceğini iddia ederler. İslamcı Anadoluculukta “vatan” fiziksel olduğu kadar ahlaki değerler sisteminin sınırlarını çizer. Bu değerler, dinî ve kutsal bir mekânı vatanlaştırmıştır.

     Türkçü Anadoluculuk veya Etnik Anadoluculuk olarak da adlandırılan üçüncü akım ise Anadolu’yu dünyaya değil “öze” ve “yerel olana” açılan bir kapı olarak görür.

    Türkçü Anadoluculuğun fikir önderlerinden Remzi Oğuz Arık’a göre milliyetçilik idealinin ağırlık merkezi olarak vatan kavramının kabul edilmesi bir “realite”dir.

   Bu realiteyi oluşturanlar Türk ve Türkmen kütlesidir.

   Bu “esas kütle” memleketin dil, nüfus, toprak, sınır, siyaset, eğitim, ekonomi, sağlık gibi bütün devlet çalışmalarının belkemiğini meydana getirir. Görüldüğü gibi hem İslamcı hem de Irkçı Sağcıların Anadoluculuğu üst üste çakışır.

    Yalnız Remzi Oğuz Arık’a ayrı bir paragraf açılmalıdır. Remzi Oğuz Arık evlendiği karıyı boşar, kadın da kızını alarak ABD’ye gider. Kız Chicago’da Arkeoloji okur döner yurda gelir ve Hatay’daki Tel Atcana kazısını o yönetir.

   Toranto’dan Evangelik Yahudi Timothy’i o bulur getirir. Buralar bizim tarihimiz bize biraz bilgi versene diye kendisine gelen Hatay yerelinin ayaklı tarihçisi Zaza ama bir Türk Milliyetçisi olan Vasıf Köse’ye aşağılayarak bakarak, “burası nereden sizin oluyor ki burası İbranilerindir ve onların olacak,” deme cüretini gösterir.

   Siyonist aşığı o kızın adı Aslıhan Toker’dir ve Koç Üniversitesi’nin anlı şanlı profudur!  

    Anadoluculuk ister İslami ister milliyetçi isterse de ırkçı olsun “tek devlet, tek millet, tek bayrak ve tek vatan” fikrini desteklemesiyle M. Kemal’in Türk Milliyetçiliği İdeolojisi’nden ayrılır.

   Yani AKP’nin jargonu biraz İslami, biraz sol, biraz da Anadolucu sosludur.

   Hem AKP hem de MHP Türk Milliyetçiliği’nin vazgeçilmezi olan dile neden yanaşmaz?       Hâlbuki bir devletin sınırları konuştuğu dil kadardır!

    Madem Türksünüz Türkün dili Türkçedir!

    Ağustos’un tarihte büyük zaferlerin kazanıldığı bir ay olduğunu belirten Karamollaoğlu, bu ayda elde edilen Malazgirt Zaferi ile Anadolu’nun Müslümanların yurdu olduğunu, Dumlupınar Zaferi ile de İslam’ı Anadolu’dan söküp atmaya çalışanlara en kesin cevabın verildiğini söyleyerek Anadoluculuğa kısadan bir vurgu yaptı. “Ancak duvara tosladık artık gidecek yol kalmadı. El birliğiyle kurtulamazsak gelecek vahim,” diyerek Anadoluculuk politikalarının çöktüğünü ilan etmiştir.

     Aynı gün, Yenişafak: "Türkiye ve Irak arasındaki üst düzey görüşmelerde mutabakata varılan Ovaköy-Bağdat Hattı, ABD’yi paniğe sevk etti," diye yazdı. Haberin devamında, ‘Sömürge valisi’, ‘PKK/PYD CEO’su’ gibi sıfatlarla anılan ve 2015 yılından beri bölgede görev yapan McGurk’un Musul, Erbil, Telafer ve Sincar’da bir dizi toplantı yaptığını yazıyor. McGurk, Türkiye-Irak ve Irak-Suriye sınırlarının ‘Bağdat güçlerinden temizlenerek güvenliğin Amerikan askerleri ve Peşmerge’ye devredilmesi’ konusunda Kerkük’te yapılan toplantıda farklı aşiret reislerinden ve sivil önderlerden yardım ister. Türkiye’den Irak’ın başkenti Bağdat’a açılacak alternatif Ovaköy hattının ilk ayağını teşkil eden ‘Telafer’, McGurk ve beraberindeki heyetin bölgedeki temaslarında özel konu başlığı olarak yer almıştır. McGurk söz konusu toplantıda Telafer Askeri Havalimanı’nda İran askerleri ve İran yanlısı Haşdi Şabi milislerinin bulunduğunu, ABD güçlerinin Telafer Havalimanı’nı bu unsurlardan temizleyerek kontrolü ele geçirmek istediğini söyler.

   Burada ABD’yi endişeye sevk edecek ne var?

   Bir haber ancak bu kadar akılsızca verilir!

   Endişelenecek biri varsa o da biziz, be adam!

     Yazan Telafer neresidir, bilmiyor ki.

    Çünkü Türkmen umurunda değil! Onlar Şii ya, Sünni değilse ölsün mantığı bu.

Gerçekten bilmiyorsunuz. Bilse idiniz o gün internet haberde en çok tıklanan haberin Estetik Cerrahi Uzmanı Mert Demirel’in “Kızlık zarı dikimi sonrası süreç nasıldır,” yazısı olmazdı!

    Telafer doğu-batı Kürt koridorunun birleşme noktasıdır!

   Mümbiç maskedir. Siz Mümbiç’te devriye gezmekle sadece bu koridoru korursunuz. Bu nasıl bir kandırmaca böyle?

Peki, Şii Milisleri diye yutturulanlar kimler?

Irak (Şii) Türkmenleridir…

Bu nasıl bir Müslümanlık?

İsrail merkezli Haaretz gazetesi’nin Çinli SIPG şirketinin işleteceği Hayfa limanının, Akdeniz’de faaliyet gösteren ABD 6. Filosu tarafından bir tehdit olarak görülebileceğine ilişkin bir analizi internette dolaşıyor. Analizde İsrail ordusunda tuğgeneral rütbesine sahip Shaul Horev ve bazı Amerikalı yetkililerin yorumlarına da yer verilmiş. Hayfa Limanı aynı zamanda İsrail nükleer denizaltılarının da bulunduğu askeri deniz üssüne çok yakın konuma sahip. Türk Medyası da bunu ballandıra ballandıra, ‘ABD’ye büyük kazık’ olarak anlattı. Hâlbuki bunun Kıbrıs’la ilişkisinin olması gerekir. Bunu ya hasıraltı ediyorlar ya da bilmiyorlar, anlayamıyorlar belki de.  Bildiğimiz siyaset bilimi bizi kandırmıyor. Öğreniyoruz ki Kıbrıs’a artık pasaportla gireceğiz ve Kıbrıs para birimini değiştiriyor!

Bütün bunları ayrı ayrı değerlendirirseniz, size ne derler? Ya aptal ya da hain, başka bir izah tarzı var mı?

Biz Mümbiç’i YPG’den temizledik mi?

Hayır.

Mümbiç’i temizlesen ne olur, Telafer’i verdikten sonra?

   Telafer elden çıktığında YPG korunacak ve Kürt Koridoru kurulacaktır. Bunu bilmemek için aptal olmak gerekir! Arkasında Siyonist ABD olan İsrail neden Çin’in SIPG şirketine Hayfa Liman işletmesini verir?

    Hakikaten kazık mı atmıştır? Çinlilerin Keseb’in hemen altında kaya gazı ve petrol işleme tesisleri var. Hem de iki yıldır. Rusların dibinde bu işi yapıyorlar. Çine bir limanı işletme hakkı veriyorsanız, karşılığı ne olacaktır onu düşündünüz mü? Sakın Çin-Rus bağlantısını çözmek olmasın?

   Bu ancak ve ancak Kıbrıs’ı elden çıkarırsanız olacak bir senaryodur!

   ABD Kıbrıs’tan Liman Üssü almadığı müddetçe Çin’e yer vermez. Çünkü hem doğudan hem de batıdan kontrol etmesi onun lehinedir. Bunu İngiltere’nin hilafına mı yapıyor, hayır!

Çin tahterevallide denge oldu, ya biz?

Hükümetimiz de denge çubuğunu Afganistan’a kaydırdı. Afganistan’da ABD ile birlikte Reşit Dostum’u destekledi herif az daha geberiyordu. Şimdi hastanede. Ancak cihet-i hükümet Reşit’in iflah olmaz bir Türk düşmanı olduğunu bilmiyor. Reşit’in, Enver’in yazdığı son mektubu sahibinin elinden alabilmek için dört kardeşini de öldürdüğünü, iflah olmaz bir oğlancı olduğunu, oğlunu son kalan kardeşe gönderip helallik istediğini ve TV’de Abdullah Öcalan’dan daha beter düşmanınız olurum diye bağırdığını…

2006 yılının ilk aylarında American Enterprise Enstitüsü’nün Washington’da düzenlediği bir toplantıda Sayın Cumhurbaşkanı için, “This man is an honest man. I’d not say exploit him. It is a bad word, but I think instead of pushing him down, putting him into the drain, use him,” sözleriyle hafızalara kazınan eski danışman Kürt Yahudisi kökenli Cüneyd Zapsu’nun BM’de çalışan ve Jared Kushner’in de kankası olan Süryani kökenli karısı vasıtasıyla Trump’dan icazet aldığını da mı bilmiyorsunuz?

Bu yakında Afrin, İdlib ve Mümbiç’in gittiğini gösterdiği gibi Kıbrıs’ın da gözden çıkarıldığını gösteriyor demektir!

Müslüman toprak elden çıkartmaz, hele Türk asla, peki bu yaptığınız neye uyar o zaman?   

Anadolu’dan geldik şarkısını söyleme devam…

Biri fena yanılıyoruz ama kim?