Maliyetin-Kamçıladığı (teşvik ettiği) Enflasyon: DEJAVU

Fütursuz harcarsan iffetin pazarda bahan kadardır.

Maliyet baskısıyla gelişen enflasyon, ham madde maliyet fiyatlarının ve çalışan ücretlerindeki artıştan dolayı pazara sunulan mal fiyatların genel yükseliş durumuna enflasyon diyoruz. Ekonomideki üretim faktörlerinin yüksek maliyetinden dolayı toplam arzın (toplam üretim miktarının) düşmesi nedeniyle gelişir. Bunun sonucunda daha az sayıda mal üretilir (arz düşer) ancak bu mallara olan talep düşmez,ve nihayetinde malların fiyatları artar. İşte buna maliyetlerin yükselttiği (kamçıladığı) enflasyon (enflasyon) adı verilir.

Üretici maliyetin teşvik ettiği enflasyonu nasıl dizginler?

Maliyetin teşvik ettiği enflasyonunun en yaygın nedeni, üretim maliyetindeki olabilecek beklenmeyen fiyat artışlarıdır. Ham madde maliyetindeki beklenmedik artış veya bir üretim tesisinde örneğin doğal afet veya yangın nedeniyle (?) oluşan beklenmedik hasar, kapanma veya üretim hattında çalışanların ücretlerinde zorunlu artışlar da dahil olmak üzere ücretteki asgari bir artışın otomatik olarak yeni standardın altında maaş alan çalışanların tazminatını arttırdığı durumlarla ilgilidir. Maliyetin teşvik ettiği enflasyonunun gerçekleşmesi için, etkilenen ürüne olan talebin, üretim maliyeti değişiklikleri gerçekleştiği süre boyunca sabit kalması gerekir. Üretici artan üretim maliyetini karşılamak için tüketiciye yansıyan fiyatı yükselterek bir taraftan talebe ayak uydururken diğer taraftan da kar seviyesini korur.

Maliyetlerin teşvik ettiği enflasyonun beklenmedik nedenleri

Beklenmedik en yaygın sebep doğal afettir. Bu, seller, depremler, kasırgalar veya üretim zincirinin herhangi bir bölümünün bozulması veya üretim maliyetlerinin artmasına yol açan diğer büyük felaketleri içerebilir. Doğal afetlerin hepsi sorumlu sebep olamaz, çünkü bunların tamamı daha yüksek üretim maliyetleriyle sonuçlanmaz. Üretim maliyetlerini yükselten ne ise sorumlu odur. Mesela, sözleşme müzakerelerine ilişkin bir işçi grevi ya da gelişmekte olan ülkelerde daha sık görülen ülkenin daha önceki üretim arzını sürdürme yeteneğini tamamen değiştiren ani hükumet değişikliği ya da hükumetin politikasında eski yönetim stratejisinin tamamen tersine bir strateji izlemesinin net sonucu olabilir. Gelişmekte olan ülkelerde daha sık görülen bu ahvalde ülkenin daha önceki üretim arzını sürdürme yeteneğindeki ya da hükumetin politikasındaki eski yönetim stratejisinin tamamen ortadan kaldıran ani hükümet değişikliği ya da hükumetin politikasındaki eksen kayması sonucudur.  Bununla ilişkili olarak artan maliyetleri telafi etmenin makul bir yolu olmamasına rağmen mevcut yasa ve düzenlemelerde kaotik değişiklikler beklenen yoldur. Bu da ya hükumetin sonunu ya da sistemin sonunu beraberinde getirir. Türkiye’nin durumunu nasıl da güzel özetliyor değil mi?

Maliyet artışı mı talep artışı mı? Hangisi?

Artan üretim maliyetlerinin belirli bir malın veya hizmetin fiyatını artırdığı maliyetin yükselttiği enflasyonunun tam tersi talebin yükselttiği enflasyondur. Talep artışının yükselttiği enflasyonda talebin artmasının yaşandığı ancak ihtiyaçları karşılayacak üretimin olmadığı ya da arttırılamadığı durumu ifade eder. Bu durumda, ürün maliyetleri, arz ve talep modelindeki dengesizliğin bir yansıması olarak yükselir. Soğan fiyatlarının artışı buna en iyi örnektir!

Enflasyon ve faiz oranları sıklıkla birbirine bağlıdır ve makro ekonomide sıklıkla referans alınır. Enflasyon, mal ve hizmet fiyatlarının yükselme hızını ifade eder. Amerika Birleşik Devletleri’nde faiz oranı veya borç verenin borç alana borç verilen tutara karşılık yüklediği ek meblağdır. Federal Reserve (Fed) tarafından belirlenen federal fon (kaynak) kullanırken bu kullanıma karşılık devlete ödenecek kullanım (hakkı) parası oranına dayanmaktadır. Genel olarak, faiz oranları ne kadar düşükse daha fazla insan daha fazla borçlanacaktır demektir. Böylece tüketiciler daha fazla para harcayacak, ekonomi büyüyecek ve sonuçta yine enflasyonu arttıracaktır. Tersine, faiz oranları ne kadar artarsa enflasyon da o kadar artar. Faiz oranları arttıkça, tüketicilerin tasarruflarından elde ettikleri getiriler yükselir, tüketici bu sebeple daima tasarruf etme eğilimindedir.

ABD'de bu yoktur ancak Almanya, Japonya, Çin ve Kore bu durumun liderleridir! Neden peki?

Bize Osmanlının bitişi, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı yetmemiş gibi görünüyor da ondan…

Fütursuz harcarsan iffetin pazarda bahan kadardır

Faiz oranındaki artışın bir sonucu olarak piyasada harcanacak para kalmaz, ekonomi yavaşlar ve enflasyon düşer. Faize dayalı (rezervli) bankacılık sisteminde, faiz oranları ve enflasyon ters yönlü bir ilişkidedir ve bu ilişki, çağdaş para politikasının temel ilkelerinden birini oluşturur. Bu sebeple merkez bankaları genelde ekonomideki enflasyonu yönetmek için kısa vadeli faiz oranları üzerinde oynar. Bu ilişkinin nasıl çalıştığını anlamak için bankacılık sistemini, para miktarı teorisini ve bunların üzerinde faiz oranlarının oynadığı rolü bilmek çok önemlidir.

Sözcü Gazetesi köşe yazarı Ege Cansen’e göre bu yıl döviz fiyatlarının yükselmesi ithal girdi fiyatlarını arttırınca ÜFE’yi (Üretici Fiyat Endeksi) bir ayda % 11 yükseltip, yıllığını % 46’nın üzerine çıkarttı. Buna paralel olarak bankalar da aylık kredi faizlerini % 3’ün üzerine çıkarınca maliyeti dolayısıyla enflasyonu hoplattı. Enflasyon ölçüsü olarak kullanılan TÜFE’yi (Tüketici Fiyat Endeksi) raydan çıkaran ÜFE’dir. Enflasyonu düşürmek için faizi yükseltmek talebi baskılayarak enflasyonu düşürmenin bir yoludur. Talep baskı altına alınınca talep durur (talep çekmeli= demand pulled) enflasyon da yavaşlar hatta durur. Burada Ege Cansen’e tamamen katılıyoruz.

Katılmadığımız yer mi?

Kitabi olan ve Google çevirili bu ekonomi ağzını biraz Türkçedeki karşılıklarıyla değiştirse ne olurdu?

Muhteremin kendisi zaten “baskılanmış talep” diye ifade buyurmuş zaten! Sonradan dönüp de uydurma Google ağzıyla “talep çekmeli= demand pulled” terimini neden kullanıp dili bozar ve neden kitabi konuşur?

Türkiye’nin gerçekleri bu mudur?

Sen bana soğanı anlat, mesela!

Cansen’e göre, 2002-2008 yıllarında Türkiye’de TL cinsinden mevduat ve kredi faizleri reel olarak tarihi en yüksek seviyesine ulaşmıştır. İşin tuhafı aynı yıllarda milli gelir artışı ve enflasyon düşmesi de eş zamanlı olarak yaşanmıştır.  Bu, “enflasyonu düşürmek için yatırım ve tüketim talebini baskılamak amacıyla yüksek faiz uygulaması şarttır,” diyen teoriye ilk bakışta aykırı gibi görünmektedir. Acaba gerçekten AKP’nin balayı yılları olan bu dönemde “enflasyon yüksek faizle” mi düşmüştür?

Tabii ki hayır!

Cansen’in kitabi açıklaması şöyledir: “Türkiye’de enflasyonu ve büyümeyi TL faizi değil “döviz fiyatı/faizi”, onu da “sermaye hareketleri” belirler.” TL faizini yükseltmenin tek amacı “sıcak döviz” girişi sağlamaktır.

AKP bunu yaşayarak öğrenmiştir.

Bence cevap bu değil!

Cansen’e kesinlikle katıldığım yer “sermaye hareketi”dir!

1991, 1997, 2001 yıllarında o zaman daha AKP’yi kurmamış olan Sayın Cumhurbaşkanına dikte ettirilen CFR raporunda döviz girişinin kaynakları olarak özelleştirme gösterilmiştir. Belki bunu FETÖ’cü kanat yaptı, şimdi olsa yapmazdı diye düşünüyorum. Zira Sermayenin önünü açın diye dikte ettirilen özelleştirme Lübnanlı Hariri’ye satılan içi boşaltılıp tekrar bize kakalanan Türk-Telekom-Avea örneğinde olduğu gibi AKP bunu yaşayarak öğrenmiştir, doğrudur.

Doğuda özelleştirilen Et Kombinalarında ve Sümerbank Fabrikalarında Kürtler çalışıyordu. Fabrika özelleştirilince işsiz kaldılar. Boğaz doyurulacak, eve bakılacaktı. Hayat buydu. Biraz empati yapmak lazımdır. Devlet FETÖ eliyle bu yolu seçince onlar da ayda 300 dolara dağa çıkmakta buldular çareyi. Bu, işte bu hükumetin hatasıydı sevgili Ege Ağabey! Ve bu dikte edilen özelleştirmenin, yani sermaye hareketinin sonucuydu. 12 Eylül’de Diyarbakır Hapishanesi’nde mahkumlara bok yediren generalle, bu hükumetin bu hatalar zinciri bakımından ne farkı var ey Kızılkaya Muhsin?

Satılan binden fazla fabrika iştahası kababran dışarıdaki iki para baronu; Rochefeller ile Rotschildler, arasında var olan kavgayı daha da arttırmıştır. Rotschild’lerin kazandığı bu kavga AKP’nin meselesi değildir sadece! II. Abdülhamid’e diz çöktüren bu aile Türkiye’de Kamondo Ailesi ile pek sıkı fıkıdır! 1492 yılında İspanya’yı terk etmek zorunda kalan pek çok Yahudi aileden biri olarak önce Venedik’e, oradan da İstanbul’a gelerek Ortaköy’e yerleşen Kamondo Ailesi’nin dış bağlantısıdır, Rotschildler. 1775 yılı kayıtlarına göre Avusturya uyruğuna geçen Haim Kamondo’nun Rotschildlerle teması böylece başladı. Oğulları İshak ve Abraham Salomon’un (doğum 1781) birlikte kurduğu “İshak Kamondo ve Şürekası” unvanlı banka, kısa sürede gelişerek dönemin saygın uluslararası finans kuruluşlarından biri oldu. İshak’ın ölümü üzerine Abraham Salomon işleri tek başına devraldı ve çok genişletti. Mali danışman olarak Osmanlı sarayıyla kurduğu yakın ilişiklerden dolayı çeşitli imtiyazlar elde etti, hatta Kırım Savaşı (1853-55) sırasında Osmanlı Devleti’ne finansman sağladığı için “iftihar madalyası” aldı.

 “Harîk-i kebîr” olarak adlandırılan ve büyük yangın felâketine sahne olan İstanbul’da sadece yangınları inceler sebep ve sonuçlarını kestirebilirsek bu tarihe biraz açıklık getirebiliriz sanıyorum.

Neden mi?

“İftihar madalyalı” Kamondo Ailesini Zat-ı Şahaneleri acep neden 1782’de sınır dışı etti onu bilmemiz lazımdır, efendim.

Yangınlar hakkında Derviş Efendizâde Derviş Mustafa Efendi’nin tafsilatlı olarak anlatsa da yangınların güzergâhı ve sebepleri hakkında dikkate değer bir bilgiye rastlanmaz. Ancak o dönemin İstanbul Hollanda elçisinin ve bazı elçilik görevlilerinin yazdıkları mektuplarda, her üç yangınla ilgili Osmanlı kaynaklarında bulunmayan aydınlatıcı bilgiler vardır. Bunlara ilave olarak dolaysız, somut ve en dikkat çekici bilgileri ise İstanbul kadı sicilleri vermektedir.

1782 yılının ilk yangın, Ahmed Cevdet Paşa'ya göre, 27 Receb 1196/10 Temmuz 1782’de Samatya’da harabeler civarındaki keresteci dükkânlarında başlamıştır. Hollanda elçisi Reinier van Haeften’e göre ise yangın Yedikule’de bir mahallede çıkmıştır. İki kaynak çelişkilidir! Bu yangını takiben iki hafta sonra 13 Şaban 1196/24 Temmuz 1782’de Balat Fenerkapı’daki Dibek Mahallesi’nde bir Ermeninin evinden ikinci yangın başlamıştır. Hollanda elçiliği mali işler sorumlusu olan J. P. Panchaud bir mektubunda, yangının yirmi altı saat sürdüğünü, 10.000 evin yandığını, ekonominin iyi olmadığı bir dönemde bunun halkı daha da yoksullaştırdığını yazmaktadır. Van Haeften, yangının bir saatlik yürüyüşle çizilecek bir daire çapında bir alanı etkilediğini söyler. Yangın sonrasında yeniçeriler sadrazamla birlikte bazı devlet görevlilerinin azlini istemişlerse de, söndürme çalışmalarındaki kusuru nedeniyle yalnızca Yeniçeri Ağası Ali Ağa görevinden alınarak yerine daha önce birkaç defa bu görevde bulunmuş ancak azledilmiş Kürt Mehmet getirilir. Bu arada van Haeften, Alman elçiliğinin kundaklanacağına dair bir mektup alır. Ancak bu yılda meydana gelen yangınlar içinde en tahripkâr olanı 13 Ramazan 1196/22 Ağustos 1782’de Perşembe gecesi saat üçü geçerken Cibali Ayakapı’da bulunan Gül Camii (Ayia Theodosia) civarındaki Çıngıraklı Mahallesi’nde bir evden başlayan yangındır.

Hollanda Elçilik görevlisi, J. P. Panchaud, yangının üç gün sürdüğünü ve şehrin yarısından fazlasını küle çevirdiğini, önceki yangında zaten maddi olarak yoksullaşan halkın, bu defa daha büyük bir darlığa düştüğü ve yüz binlerce insanın evsiz kaldığını söylemektedir. Bu yangınla ilgili Cibali ve Sultanahmet yangınlarıyla benzerlik kuran van Haeften, İstanbul’un, Türk tarihi boyunca böyle dehşetlisini yaşamadığını söyler. Yine van Haeften’in verdiği bilgiye göre 80.000 ev ve dükkân dışında 30 tanesi taş yapılı 200 cami ve mescit, 60 hamam, 130 değirmen, 400 fırın ve bir o kadar da içinde gıda ve malzemelerin depolandığı mahzen yanar. Ermenilere ait bir ve Rumlara ait altı kilise yanmıştır. Bu yangınlar sonrasında yeniçerilerin isyanından korkan Sultan I. Abdülhamid, halkın hiç sevmediği Sadrazam İzzet Mehmed Paşa’yı 25 Ağustos 1782’de görevden alarak yerine daha önce yeniçeri ağalığı yapmış olan Yeğen Mehmed Paşa’yı getirir. Yeniçerilerin arka arkaya gelen isyanları bu sıralarda Rusya’yla Osmanlı arasında önemli bir mesele halini almış olan Kırım’ın Osmanlı’dan ayrılmasıyla ne tesadüf ki aynı döneme rastlar. Bu ekonomik ve siyasi krizin daha da derinleşmesine neden olmuştur. Yeniçerilerle arası en iyi olan gayrı Müslim toplumu Yahudilerdir. Bu yangınların ardından yangından yok olan binalardan boşalan arazilerin gayrı müslimlerin eline geçmemesi için ilgili kadılıklara padişahın emirleri mevcuttur.  Çünkü yanan malların neredeyse tamamı Müslümanlara (Türkler ve diğerlerine) aittir. Hollandalı elçilik yazışmaları özellikle Rum Ermeni kundaklamalarına karşı Yeniçerilerin de misilleme yaptıklarına bakılırsa Kamondo Ailesi’nin bu Yeniçerileri destekledikleri onlara iltimasta bulundukları açıktır. Ayrıca V. Mehmed Reşad’ın Yeniçeri destekli tahta çıkışından da çok mutlu olduğu açık olmalı ki padişahın tahta çıkışını bizzat kutlamaya gelir. 

1782 yılında tam olarak bilinmeyen bir sebepten dolayı, Osmanlı padişahı tarafından ülkeyi terk etmesi için kendisine 24 saat süre tanındığında, Haim Kamondo ailesiyle birlikte Trieste’ye gider, ancak iki yıl sonra geri döner devletin borçlanacak giderleri vardır. Sıcak para girişi borcu borçla çevirmenin imkânsız olduğunun anlaşıldığı 1856 senesine kadar devam etmiştir. Ancak devletin elinde artık özelleştireceği ya da satacağı mal kalmamıştır.

Bu nedenle 1854’de İngiliz Dent Palmer ve Fransız Goldschmid Şirketlerinden alınan 3.000.000 Sterlin tutarındaki ilk dış borçlanma da savaş masraflarını karşılamaya yetmemiştir. Bunu 1855’de bu kez Rothschild’in kefaletiyle alınan 5 milyon sterlinlik anlaşma takip etmiştir. Bu ikinci borçlanmanın en önemli şartlarından biri, paranın tamamının savaş masrafları için harcanacak olmasıdır. Bunu denetlemek üzere İngiltere ve Fransa Hükümetleri’nin temsilcilerinin katıldığı bir de komisyon oluşturulmuştur. Bu şartlar altında 1856 yılına gelen Osmanlı hazinesi, halen devam eden savaşın giderleri için kısa vadeli avanslar almaya devam etmiştir. Nitekim beliren acil ihtiyaçları için Kırım Ordusuna harcanmak ve bedeli Londra’daki istikraz akçesi üzerine poliçe olarak verilmek üzere 25.000 lira ve hemen ardından 30.000 lira daha Kamondo’dan temin edilmiştir.

1826 Yılında Yeniçeri Ocağı’nın dağıtılmasıyla gelişen Vaka-i Hayriye iki gurubu tırpan gibi biçer: Kamondo Ailesi’ni ve Bektaşi Tekkelerini.

Nakşibendîliği Anadolu’da kuran Kütahyalı Türkmen Abdullah İlahi’nin tekkesi gider yerine Iraklı Yahudi kökenli olduğu bu gün artık su götürmez olan ve Mevlana Halid-i Bağdadi’den el aldığını iddia eden Abdullah Nehri Nakşiliği girer. İşte menzillisi, bilvanisi, İsmaili şusu busu bu ekolun çocuklarıdır.

Osmanlının son ekonomik durumuyla bu günkü hükumetin arasındaki benzerlik şaşılacak derecededir. Allah sonumuzu hayreylesin! Hakikaten Beka meselesi mi ne?

 

KAYNAKLAR:

B. J. Slot, “The Fires in Istanbul of 1782 and 1784 According to Maps and Reports by Dutch Diplomatic Representatives,” Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi 4-5. 1975-1976.

Derviş Efendizâde Derviş Mustafa Efendi, 1782 Yılı Yangınları, yay. haz. Hüsamettin Aksu, İletişim Yay., İstanbul.1994.

Mustafa Cezar, “Osmanlı Devrinde İstanbul Yapılarında Tahribat Yapan Yangınlar ve Tabii Âfetler,” Türk San’atı Tarihi Araştırma ve İncelemeleri I. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Türk San’atı Tarihi Enstitüsü Yay., 1963. İstanbul. s. 363-5.

Kenan Yıldız. 1782 İstanbul Yangını: Kadı Sicillerinden tespit çıkarım ve yorumlar. Osmanlı İstanbul'u II. Uluslararası Osmanlı İstanbul’u Sempozyumu, Bildiriler. 2014.

Cevdet Paşa. Tarih-i Cevdet. s. 174-5.

Feridun M. Emecen, Fetih ve Kıyamet 1453. Timaş Yayınları. İstanbul. 2012.

İpek, N. 2011. Selanik ve İstanbul’da Seçkin Yahudi Bankerler. (Yayımlanmamış Doktora Tezi). İstanbul. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.