Yılmaz Güney Yumurtalık cinayeti ve bir tanık: Yalçın Öğütcan

     ‘Sol’cular dahi Yılmaz Güney’i bazı

MHP’liler kadar sevemez!

....

 

Yılmaz Güney’i sever misiniz, sevmez misiniz bilemem.

Ben pek sevmem. O’nun ‘Çirkin krallığı’ benim umurumda bile değil.

Üstelik bana göre pek de öyle sanatsal değeri de olmayan, sadece devrin siyasi koşullandırmalarını çok iyi kullanan biri.

 ‘Sol’ cenahta olup olmadığı da beni pek ilgilendirmez.

Sadece şartların ‘popüler’ yaptığı ve belli bir kesimin ideolojik amaçlarla çok iyi kullandığı bir isim. Yerini dolduramayan, şöhretini kaldıramayan taşralı alışkanlıkları olan, varoş karakterli, apaş ruhlu biri.

Yılmaz Güney’i sevmememin en büyük nedenlerinden biri ‘Kürtçü’ olması.

Her ne hikmetse sanatsal olarak çaptan düşmeye yüz tutan biri, kurtuluşu etnik ayrımcılıkta arıyor.

*

 Hatırlayın bir zamanlar hemen herkesin dinlediği bir Ahmet Kaya vardı. Sesi, müzik yorumu, tarzı onu kitlelerin sanatçısı haline getirmişti.

 Televizyon programlar yapmaya başladı.

 O zamanlar özel televizyonlar yeni çıkmış.

Televizyonculuğu pek tutmadı. Çok sıradan, banal ve avam kaldı.

 Şöhretin zirvesinde tutunamıyordu. Çareyi ‘kürtçülük’ taslamakta buldu.

Akıbeti de ona göre oldu.

 Artık ulusun sanatçısı değildi. Belli bir azınlığın sanatçısı olmayı tercih etti ve olmayı istediği gibi  tarihin soluk sayfalarındaki yerini aldı.

 Yazık oldu!

     *

Ha keza Yılmaz Güney de öyle ..

Sadece Sol’un sanatçısı olarak kalsaydı ulusun gözünde farklı bir yere sahip olabilirdi.

 O da Kürtçlüğü seçti. Belli bir kesimin ‘eleman’ı olmayı seçti.

Kürtçülük tasladığı için ben yılmaz Güney’i pek değil hiç sevmem.

“Ne mutlu Türküm diyene” diyemeyenlerdendir, demek istemeyenlerdendir.

Öyleyse zaten ‘Biz’den değil, ‘Öteki’lerdendir.

Ve dahi kendi tercihidir.

*

Kürtçülüğüne gelince ..

 

“Kürdistan ulusal sorunu, bağımsızlık ve özgürlük sorunudur” Yılmaz Güney

18 Mart 1984 Newroz Etkinlikleri / Paris Kürt Enstitüsü…

Çok daha fazla meraklısı iseniz Paris’te yazdığı ve yayınladığı yazıları geogle amcanızdan / ya da teyzenizden öğrenebilirsiniz.

Paris Kürt Enstitüsü’nü izleyebilirsiniz.

Dahası hadi sizi fazla uğraştırmamış olmak için linkini de verelim

http://mhmtalizm.blogspot.com tr./2014/01/ylmaz-guneyin-sansursuz-son-konuşması.html

 

“Biz dört bir yandan işgal altında tutulan bir sömürge ülkenin çocukları değil, bağımsız demokratik ve birleşik Kürt ülkesinin, Kürdistan’ın çocukları olmak istiyoruz. Biz kendi toprağımızda, kendi dilimizde aşk ve özgürlük türküleri söylemek istiyoruz.”

Yılmaz Güney. Kürt sorunu ve Türk Solu

Sayfalar dolusu ayrıntıya gerek yok. Bu iki paragraf bile okumasını ve okuduğunu anlamasını bilen için yeterli.

Dahası laf-ü güzaf

      *

‘Sol’cular dahi Yılmaz Güney’i bazı

MHP’liler kadar sevemez!

 

    Dedim ya Yılmaz Güney’in filmleri bana göre sıradan ve basit filmlerdi. İdeolojik amaçlı olması onun bazı kesimler tarafından pompalanmasını sağladı.

   Melike Demirağ ile birlikte çektikleri Arkadaş filmi Güney’i zirvenin doruğuna taşıdı. Ancak tutunamadı.

   Arkadaş filminin ise bilinen uluslararası sol ile hiçbir ilgisi yoktu. İnsani değerleri işleyen toplumun çapraşıklığını bazı enstantanelerde dile getiren bir filmdi. O kadar o dönemde amiyane tabirle ‘meşhur’ olan iki film vardı. Sol’da arkadaş. Klasik sağ kesimde ise Cüneyt Arkın’ın oynadığı Güneş Ne zaman Doğacak filmi.

  Güneş ne zaman doğacak ise güya sağ bir filmdi. Kafkasya’ dan Rus zulmünden kaçarak Türkiye’ye gelen iki arkadaşın çektiklerini anlatıyordu. Tarihi bir gerçekliği vurgulayan bir filmdi. Kafkasya Türklerinin dramını anlatması ‘Faşizm’ olarak kasıtlı olarak vurgulanmış ve Sağ kesime mal edilmişti.

 Belirli odaklar bununla da yetinmeyip Güneş ne zaman Doğacak filmini Maraş olaylarının ‘sorumlusu’ olarak sunmaya çalıştılar.

 Eee ne de olsa Dış Türkler meselesi ‘Faşizm’ sorunuydu!

  Güdümlü Sol’u hiç ilgilendirmiyordu. Kürt demek, Kürt istiklalinden bahsetmek insanlık sorunu, ama Türklerden bahsetmek ve dahası “Türküm” demek ‘Faşist’ olarak ilan edilmek için yeterli ve geçerli bir nedendi.

*

  Böyle bir fikri ve siyasi karmaşa yaratılmıştı. Yılmaz Güney bütün toplum dışı alışkanlıklarına, küstahlıklarına, ukalalıklarına rağmen ‘Kahraman Demokrat’ olarak pompalanmıştı.

 Şöyle ya da böyle tarihteki yerini aldı.

Zaman su misali aktı.

MHP’li Hüseyin sözlü Adana Büyükşehir Belediye Başkanı oldu.

İcraatlar katarı yola çıktı.

Önce yerel basın, sonra yaygın basın Sözlü’ nün aldığı bir karara şaşırıp kaldı.

Sözlü yılmaz Güney’in kardeşi Yaşar Pütün’ü Adana Büyükşehir Belediyesi’nin Altın Koza isimli sanat icra eyleyen şirketine ‘Danışman’ olarak almıştı. Sonra galiba Yönetim kurulu üyeliği ile taltif edildi.

Sonra Altın Koza A.Ş. Başkanın talimatları doğrultusunda lav edildi.Yaşar Pütün de başka birimlerde maaşını almaya devam etti.

Sanata duyulan ‘vefa’ böyle olmalıydı!

Bilenler elbet bilirler.

Bir zaman ‘Sol’ kanatta yer alan yerel siyasetin ünlü isimlerinden biri Sedat Doğan on binlerce kişinin istihdam edildiği Çukobirlik Genel müdürü olduğu zaman aynı şahsa kurum bünyesinde iş vererek nafakasını temin etmişti.

 Sedat Doğan’ın Yaşar Pütün’e verdiği iş kamyon Şoförlüğü idi.

 Anlayacağınız, Sol’ kesim Yılmaz Güney’e karşı vefa borcunu ödememişti!

Ama MHP’li Hüseyin Sözlü vefanın en üst derecesini baz alarak Altın Koza A.Ş’ye astronomik rakamlarla ‘Danışman’ yaptı.

Ne dersiniz?

MHP’nin sanata ve sanatçıya duyduğu ahde vefanın liyakati, elbet böyle olarak zorlamalıydı zirveyi!

*

Yumurtalık cinayeti

 

*

 Bu yazının yazılmasının perde arkası da MHP’lilerin duyduğu bu liyakat duygusunda yatıyor.

 Adana MHP Teşkilatı’nın üst düzey yöneticilerinden biri ile hasbıhal ediyorum. Söz dönüp dolaşıp Yaşar Pütün’ün Altın Koza A.Ş danışmanlığına geliyor.

 Üst düzey yetkili savunuyor:

“Başkan (Hüseyin Sözlü) haklı. O Ceyhanlı olduğu için yumurtalık olayını biliyor. Savcı Yılmaz Güney’in karısına sarkmış. Bu nedenle de film setine kadar gidip geliyormuş. Yılmaz Güney dayanamayıp adamı vurmuş. Yani namusunu savunmuş. Her kim olursa olsun aynı şeyi yapar. Başkan da bunu biliyor. Ve saygı duyuyor”

 

Afallayıp kalıyorum.

Sonra başka MHP’lilerle konuşuyorum. Onlar da üç aşağı beş yukarı benzeri şeyleri söylüyorlar.

*

 Anladım ki birileri olayı böylesine saptırarak zihinlere kazımış.

Senaryo sonrasında böyle yazılmış ama öyle bir sahne hiç yaşanılmamış.

Yani Yılmaz Güney namus falan savunmamış.

Şöhret olmanın beraberinde getirdiği kısmi dokunulmazlığı her zaman olduğu gibi sonuna kadar kullanmaya kalkmış.

 Ulu orta yerde silah sıkmış, serserilik yapıp arbede çıkarmış.

Külhanlık taslamış.

Sonrasında -spontane- (Anında- kendiliğinden) gelişen bir cinayet vakıası olmuş.

Meselenin özü bu.

*

İmdi bazı ahmakların kurduğu medyatik tuzaklar bozulacak ya girerler hemen ‘İspat’ ve ‘Tanık’ araştırmasına.

Eğer tarihi kanıt ve tanık arıyorlarsa zahmet buyurup, yazıyı okumak zorundalar.

 Tanık da var kanıt da.

*

Yumurtalık cinayetinin tarihi tanığı da

Kanıtı da Yalçın Öğütcan.

 

Şimdilerde Adana’da Avukatlık yapmakta olan yalçın Öğütcan Yılmaz Güney’in işlediği Yumurtalık cinayetinde benim tanığım ve kanıtım.

ANAP döneminde Milletvekilliği görevi de yapan Öğütcan, cinayetin işlendiği dönemde Adana Cumhuriyet Savcı Yardımcısıdır. Geçici görev emri ile Yumurtalık’a tayini çıkmıştır ve orada görev yapmaktadır. Yumurtalık Hâkimi ise Sefa Mutlu’dur. Sefa Mutlu asker kökenlidir. Sert mizaçlı ama işinin ehli biridir.

  Yılmaz Güney ise Yalçın Öğütcan’ın hatırladığı kadarıyla Şerif Gören’in Endişe filminin çekimi için ekip olarak Yumurtalık’tadır.

Güney şöhretin zirvesindedir.  Adana’nın sanat sever takımı, ekabirleri ve şöhret meraklıları akın akın Yumurtalık’a gelmektedir. Halk, kahramanı Yılmaz Güney’i görmek istemektedir!

Süreçte yalçın Öğütcan da Yılmaz Güney ile tanışmıştır.

Öğütcan Yılmaz Güney’in beyefendi. Saygılı biri olduğunu belirtmektedir. Kim bilir belki de Öğütcan savcı olduğu için Yılmaz Güney öyle davranmaktadır. Bilinmez.

  Yumurtalık Plaj Gazinosu,Şerif Gören, Yılmaz Güney ve ekabirler takımının akşamları buluşma noktasıdır. Zaten o devirde Yumurtalık’ta kaç tane Plaj Gazinosu vardır ki?

   Adanalı Savcı yardımcısı olduğunu öğrendiği zaman Yılmaz Güney Öğütcan ile özellikle tanışmak ister. Tanışırlar. Saygılıdır, efendi tabiatlıdır.

 Öğütcan’a gereğinden fazla izzet-i ikramda bulunur. Öğütcan görevi ve tabiatı icabı bu ilgiden sıkılmıştır ve mümkün olduğu kadar Plaj Gazinosu’na gitmemeye çalışmaktadır.

   Olay gecesi Öğütcan Ceyhan’a bir arkadaşını görmeye gitmiştir. Olay anında orada yoktur.

Gerisini yalçın Öğütcan’dan dinleyelim:

“Yılmaz Güney o gece ekip arkadaşlarıyla birlikte bir masada oturmaktadır. Eşi Fatoş Güney de oradadır. Hâkim sefa Mutlu da kaderin garip bir cilvesi olarak o gece aynı gazinoda bir başka masada arkadaşlarıyla biraradadır.

“Ben Ceyhan Tüccar Kulübü’nde oturuyordum gecenin bir vaktinde telefon geldi.

“Çabuk ilçeye dön, hâkimi vurdular”.

Hemen Yumurtalık’a gittim. Herkes kaybolmuş. Ortalıkta kimseler yok. Hâkim yerde yatıyor, başında kanama var.  Hemen kucağıma aldım. Şimdi ben savcıyım, tahkikat yapacağım ama bir de arkadaşım olan hâkim vurulmuş yerde yatıyor ortada kimse yok. Bir de insani görev var.”

 

       RÖ- Nasıl yani hâkim tek başına yerde yatıyor ve ortalıkta kimse yok öyle mi?

       YÖ- Evet aynen öyle, herkes terk etmiş gitmiş. İlk anda sefa Mutlu’yu hastahaneye yetiştirmeye çalıştım. O tarihte cep telefonu falan da yok yoldaki birine sen al bizi hemen hastahaneye götür dedim. Adam önce kabul etmedi “Cumhuriyet Savcısıyım” deyince bizi aldı. İnsanlık görevim. Sefa Mutlu’yu kucağıma aldım. Alelacele Sefa Mutlu’yu Adana Numune Hastahanesi’ne bıraktım. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Üstüm başım kan içinde. O tarihte Alptekin Özhan Adana Cumhuriyet Baş Savcısı’ydı. Onu aradım. “Sen hemen ilçeye dönmelisin” dedi

Üstümü değiştirdim ve hemen Yumurtalık’a döndüm.

Oradakileri bir araya topladım. Elimizde kim varsa, kimi bulabildiysek. Yılmaz Güney de oradaydı. Yılmaz Güney’in vurduğu da belli değil. Tam bir karmaşa. Ben herkesi topladım. Yılmaz Güney de oradaydı. Kimse bir şey söylemiyor. “Yılmaz bey burada oturalım. Sabah olsun hele bir” dedim. İtiraz etmedi. Çay falan söyledik.

“Yalnız ne olursa olsun ilçeyi terk etmeyeceksiniz” dedim. “Olur” dedi.

O tarihteki mevzuat gereği ölen bir hâkimin tahkikatını birinci sınıf bir savcı yaparmış. Sabah olunca ilçeye bu tahkikatı yürütmekle görevli olan birinci sınıf bir savcı olan Cengiz Ataç geldi. Çalışmalara başladık.

Önce o geççe Plaj Gazinosu’nda oturma planı nasılsa tebeşirle çizip, yerlerine masa ve sandalyeleri de koyarak aynı şekilde düzdük.

Sonra başladık. 1. Masada kim oturuyor? Yılmaz Güney ve arkadaşları. Şu bu falan herkesi tespit ettik.

Bütün masaların tespiti bitince başladık bunları çağırmaya. Büyük çoğunluğu Adana’dan gelen misafirler. Kimin ifadesini alsak “Tuvaletteydim” diyor.

Hatta Savcı Cengiz Ataç’ın bir esprisi oldu: Ya ben tuvaleti inceledim. Hepiniz tuvaletteymişsiniz. Hep beraber o tuvalete nasıl girmeyi becerdiniz doğrusu merak ediyorum. Hani bari biriniz kapıda olsaydınız.”

Hepsi diyor ki “Tuvaletteydim. Silah patladı. Duydum”

-Korku başa bela. Tuvalet mazeret beyanı ve acizlerin sığınağı olarak kalacak. Sonradan olayı uzaktan duyanlar bile kendi çaplarında yiğitlik destanları yaratacaklar. R.Ö-

İfadeleri alıyoruz. O esnada Abdullah Pütün diye biri geldi. Yılmaz Güney’in yiğeniymiş. Elinde bir tabancayla savcılığa geldi. Silahı teslim etti. “Hâkimi ben vurdum” dedi. Adamı gözaltına aldık. Jandarmayı çağırdık silah balistiğini yaptırdık. Hâkimi vuran tabancanın o tabanca olduğu tespit olundu. Şimdi sıra nasıl vurduğuna gelmişti.

Abdullah Pütün’ü olay yerine, Plaj Gazinosu’na götürdük.

“Sen burada mıydın?”

“Evet

“Buradaydım diyorum ya size”

“Peki” dedik. “Hangi masada oturuyordun?” adam o soruyu hesap edememiş herhalde ki şaşırdı. Oturduğu masayı bulamadı. Bir masa gösterdi. Baktık o masada maliyeciler oturuyormuş.  Onları çağırdık. “Bu adam sizin masanızda mı oturuyordu?” Aldığımız cevap “Hayır. Bu adamı tanımıyoruz” oldu.

 

O gecenin bilançosu:

Bir ölü bir yaralı

 

 

“Evet. Neyse ben olay yerinde değildim tabii. Ancak tahkikat sonucu şöyle oldu:

Yılmaz Güney masasında ekip arkadaşlarıyla sohbet ediyor. O gün yapılan çekimleri tartışıyorlar. Güney çekilen sahnedeki silah sesinin basit kaldığını belirterek öyle olmaz deyip belindeki silahı çekip ateşliyor. “Sıkılan silahın sesi bunun gibi gerçekçi olmalı” diyor ve basıyor tetiğe.

Ortalıkta bir sessizlik.

Kim yaptı, kim sıktı, kime sıktı, neden sıktı?

Hâkim Sefa Mutlu da bir başka masada arkadaşlarıyla.

Sefa Mutlu ayağa kalkıyor.

 “Kim sıktı ulan bunu?”

Yılmaz Güney de o sırada ayağa kalkıyor, masadan ayrılıyor birkaç adım atıyor ve birkaç basamaklı bir yere geliyor.

 Sefa Mutlu yılmaz Güney’i görüyor ve ona doğru yürüyor. Yılmaz’ın elindeki silahı görünce bir sandalye alıyor ve Yılmaz’ın üzerine yürüyor. Yılmaz direniyor. Ve Silah bir kez daha patlıyor.

 Hâkim Sefa mutlu başından aldığı isabetle kanlar içinde yerde yatıyor. “

Panik.

 Sessizlik.

Tahkikat soncu Hâkim sefa Mutlu’yu yılmaz Güney’in vurduğu anlaşılmıştır. Ancak Güney bunu öncesinde inkâr ederek, “Hayır ben yapmadım” demiştir.

Yalçın Öğütcan olayda yılmaz Güney lehine ‘Ağır tahrik’ hükümlerinin uygulandığını belirtiyor.

“Bunu Yılmaz’a ben söyledim. İnkâr etmesinin gerekli olmadığını, inkarın sıkıntı yaratacağını doğruyu söyleyerek kendisine ve adalete daha çok yardımcı olacağını anlattım. Neticede 15 yıl hüküm yedi. İndirim uygulandı. Açık cezaevinde yatıyordu

 

*

    Evet anlaşılacağı gibi Plaj Gazinosu sahildedir. Yılmaz Güney’in “Filmdeki silah sesi gerçek olacak. Bunun gibi” diyerek sıktığı ilk kurşun ile sahilde dolaşmakta olan biri daha ayağından vurulmuştur.

Bu pek bilinmemektedir. Mahkeme tutanaklarına nasıl yansımış ya da yansıtılmıştır?

 Sahilde vurulan adam davacı olmuş mudur, olmamış mıdır?

Bu konu hemen hemen hiç açılmamıştır.

Yalçın Öğütcan da sohbetimizde bu konuya değinmemiştir.

Yani Yılmaz Güney’in eli tetiğe bir değil tam iki kez gitmiştir.

*

Geçiyoruz:

    RÖ_ “Yani işin içinde hâkimin Yılmaz Güney’in eşi Fatoş Güney’e sözlü dahi olsa herhangi bir tavrı olmuş mudur?

   “YÖ-Hayır. “Böyle bir şey olmamıştır. Duyulmamıştır. Tahkikata da yansımamıştır. Böyle bir ifade de olmamıştır”

Olay bu kadar net. Yani birileri kasıtlı olarak Yılmaz Güney’i koruyorlar.

    RÖ- Peki, Fransa’ya kaçışında Yumurtalık olayının etkisi var mı?

    YÖ-Hayır. Sanmıyorum. Çünkü zaten yasal olarak bütün indirimler yapılmış ve cezasının bitmesine sadece bir yıl kalmıştı. Yani bunun için kaçmasına gerek yoktu. O aslında akıllı bir aamdı. Sanırım bazı dosyaların birleştirilmesinden korktu. Ya da benim bilmediğim bazı şeyler oldu. Yoksa sadece bu olay için kaçmasına hiç gerek yoktu.”

*

Evet, olay bu.

 Ortalıkta dolaşan ve kasıtlı üretilen söylentilere inanmaya hiç gerek yok. Ne hâkim Sefa Mutlu, Yılmaz Güney’in eşi Fatoş Güney’e asılıyor, ne de tam tersi Yani Yılmaz Güney Hakim Sefa Mutlu’nun eşine!

Birileri laf üreterek, sıradan bir cinayeti tevatürlerle donatarak, amiyane bir olaydan kahraman yaratmaya çalışmışlardır. Hepsi o kadar.

Böyle bir olay yok. Mahkeme tutanakları, olayın tanığı ve kanıtı geçici görevle Yumurtalık savcılığını yürüten Yalçın Öğütcan.

Var mı itirazı olan?

 

Okura not: Baskı hazırlığı yapılmakta olan "Türklüğün Zayi İlanı" isimli kitabımdan bir kesittir.