Yavuzlar-Çarşı hattı notları…

     Bir hafta önce…

  Adana İli, Yüreğir İlçesi Yavuzlar Mahallesi’nde, Kozan Yolu üzerinde

BİM’in önünde 18 numaralı mavi renkli halk otobüsünü bekliyorum.

Genellikle çok bekletmez ama bugün bir gariplik var!

 Çok değil yahu, hepi topu birkaç dakikalık rötar.

Gözlerim bir BİM’in reklam panolarına kayıyor, bir de beklenen otobüsün güzergâhına.

 Sonunda otobüs ufukta gözüktü. Ağır aksak geliyor.

Arada bir yol kenarında bekleyenlere selektör yapıyor, bazen duraklıyor, tekrar kalkıyor.

 Anlaşılan o ki şoförün seyr-ü sefer süresi dolmamış!

Dolsaydı?

Hafazanallah, ambulans gibi giderdi.

Geliyor. Biniyorum. Üç beş kişi serapa yerleşmiş.

Kent Kart’ı okutuyorum.

Sürücü: “Sağ ol dayı”! diyor.

 - “Neden?” diyorum.

Aksayan bacağıma bakıp” Engellilerin çoğu avantacı da” diyor.

 “La havle..”

Çekmek bana düşüyor.

 Biraz ileride otobüs durağında biri el kaldırıyor.

Şoför gaza basıyor.

Hemen arkasında oturuyorum.

- “Yolcuyu neden almadın?

- ‘Baksana moruğa o da 65’lik. Azrail’e selam veriyor. Avantacı takımından yani!”

Susuyorum…

Aracın içine göz gezdiriyorum.

Hep asık suratlar. Gülen bir tek yüz yok.

Kaşlar çatılmış, çeneler bocurgat misali gıcırdıyor, yumruklar sıkılmış.

Zannedersin ki hepsi, her an her türlü kavgaya hazır-mış!

Kulakları tırmalayan bir gürültü.

Şoför bir sigara yakıyor.

 Mübarek sanki şehir içi toplu taşıma aracı değil.

Varoş barlarının akşamdan kalmış sabah versiyonu!

Hoparlörlerden yükselen ses

Geceeeleeer.” Diyor. “Kahrolası geceler.”

Şoför dumanını savuruyor. O da hoparlörlerle yarışırcasına

“Geceeeeleerrrr” diye apaşlığıyla naralanıyor!

Güya nakarat faslını terennümde bulunuyor!

Derin bir soluk çekiyor cigarasından. Efkârını savuruyor.

- “Ahh ulaaan namussuz geceler!”

Kulaklarımda acayip bir zangırtı.

Beynim zonklamaya başladı.

Allahtan Merkez Cami’nin minareleri gözlerimin önünde salındı.

*

Üç gün önce

Yine aynı yerde bekliyorum. BİM’in reklam panolarına bakıyorum.

Otobüs Kozan Yolu istikametinden gözüktü.

Bu kez selektör yapmadan direk geliyor.

Biniyorum. En arka sıradaki bir koltuğa oturuyorum.

Tanıdık biri geliyor yanıma.

 - “Bir önceki otobüsün ne yaptığını gördün mü?

- “Hayır, görmedim” diyorum.

- “Namussuz bir de benim köylüm olacak. Almadı beni.”

- “Neden?”

- “Engelli kartım var da ondan.”

- “Nereden biliyor?”

- “Köylüm dedim ya.”

- “Sen ne yaptın?”

- “153’ü aradım.”

- “Ne dediler?”

- “Artık böyle ihbarlara itibar etmiyoruz. Başkanlığın talimatı var. Görüntülü çekim göndermeniz gerek” dediler.

- “Nasıl yani?”

- “Nasıl olacak elimizde kamera. Her aracın görüntüsünü alacağız. Bizi almayanı 153’e görüntüleriyle birlikte şikâyet edecekmişiz.”

 

*

Bir önceki gün…

Bu kez doğrudan şoförün yanına biniyorum.

Saat 18 suları.

Şaşırıyorum.

 Ben şehir içi toplu taşıma aracına mı bindim.

Yoksam, varoş batakhanelerinin tapona kesmiş türünden yürüyenine mi?

Şaşırıyorum.

Benim bildiğim zamanlarda fahişelerin olduğu barlarda kırmızı loş ışıklar hakimdi…

 Cinsiyette ve ünsiyette yan ürünlerin mekân tuttuğu yerlerde ise mor neonlar!

Burada bütün ışıklar mor, araya sıkıştırılmış kırmızı küçük spotlar hovardaca göz kırpmaktalar!

Fonda: arabeske rahmet okutturacak işporta çığırtkanı bir müzik!

 Hoparlörlerin kaç desibelde bağırdığı belli değil.

Bir zamanlar toplum psikolojisini bozuyor diye arabeskin kralı “Batsın bu dünya'ya” tepki gösterirdik.

Şimdi batası dünya bir yana, şehir içi toplu taşıma araçlarının sürücülerinin handiyse tekmili birden Hasan Sabbah takımında Haşhaşi!

Şoförlerin tamamına yakını!

Anlayacağınız ne hikmetse ‘Potansiyel Kriminal tipler’ yani!

Kolay değil yaptıkları iş, anlaşılır türden hani!

 Lakin yine de zaman zaman ‘Psikolojik’ taramaları yapılıp, ‘sosyal adab’ mutlaka anlatılarak, ‘Adaptasyon’ kursları verilmeli!

Aracın içinde kırmızılı, morlu ışıklar, kulakları patlatan arabesk bağırtılar.

5. Sınıf akordu bozuk enstrümanlarla yapılan sözde müzik adına çığlık çığlığa yırtınmalar…

Bu şoför de efkârlı anlaşılan.

Bir Marlborro (!) çıkarıyor, afili afili yakıyor!

Gözler dikiz aynasında, arka sıralarda duran hatunu tarıyor.

Ayna yetmiyor, arada bir başını çevirip, rontlayıp, dikiz atıyor.

Dumanını camdan dışarı savuruyor.

- “Ahh ulan dinine yandımının dünyası” diyor.

Sigara, rakı, boğma bir yana, insanın bunalımdan esrar içesi bile geliyor.

Iıııhhh, onlara da gerek kalmıyor. Otobüsün içi, görüntüsü ve müziği beynimi yeteri kadar uyuşturuyor!

*

Dün…

 

Bir değişiklik yapmak istedim.

Aynı yerde yine beklemekteyim.

İlk gelen minibüse bineceğim. Geliyor, elimi kaldırıyorum. Duruyor, biniyorum.

Burada da aynı hava. Beterin beteri arabesk. Şoförün yanına oturuyorum.

Otobüslerde arka sıra, minibüslerde en ön sıra tercihim.

Dayı şu parayı versene

Ya da

Şu kartı bir çeksene” diyenlerden bıktım usandım.

Kendimi vezne turnikesi gibi hissediyorum.

Onun için de minibüslerde şoförün yanını tercih ediyorum.

Böylece tediye nakliyesinden kurtulmuş oluyorum!

Şoför müziğin sesini kısmış. Az biraz efendi görünümlü.

Bıçkın apaş takımından değil besbelli.

Kent Kart nasıl gidiyor?” diyorum.

 “Sorma be abi anamızı bellediler

Şaşırıyorum.

Neden ve nasıl?”

Neden olacak abi, eskiden götürü usulde vergi veriyorduk. Şimdi gelir vergisine tabi olduk. Bu kart yüzünden biz de birinci sınıf iş adamı olduk iyi mi!

Başını çevirip bana bakıyor. Göz göze geliyoruz.

Bunun mazotu var, lastiği var, tamiri var, yağı var. Kimin umurunda, Kent Kart parasını peşin peşin alıyor. Para bizden önce onun cebine giriyor. Hem de hasılattan iyi mi? Kardan olsaydı bari!”

Bunu sizin başkanlar bilmiyorlar mı?” diyorum.

 Kafasını çevirip öyle bir bakıyor ki konuşmasa da ne demek istediğini anlıyorum.

Belli belirsiz bir “Offf” çekiyor ki Trabzon’a gitmek için kerteriz alıp, rota çizip, dümen kırmaya gerek yok!

 Allahtan Yeşil ışıkta merkez Camii’nin önünden hızla geçip Seyhan Oteli durağında inerken, “Hayırlı işler şoför abi” diyorum…

*

Bugün…

Sabah yine 18 Numaralı mavi otobüsü bekliyorum.

Geliyor. Otobüsün içi kez daha bir tenha, şoförün yanına oturuyorum.

 Engelli kartından, gazetecilerden lafı açıyorum.

- “Boş ver dayiii” diyor.

 - “Allah Zeydan başkandan ırazı olsun. Sözlü döneminde sıkıydık. Zeydan elimizi rahatlattı.”

El rahatlatmak ne demek? Bilmediğim için soruyorum.

- “Nasıl?”

- “Haklı olun korkmayın. Kimse kılınıza bir şey yapamaz” demiş.

- “Eskiden zırt pırt telefon açıp şikâyet ederlerdi. Dünyanın cezasını öderdik. Şimdi yemiyor artık. Şikâyet etse de belediye görüntü istiyor. İyi de ediyor. Bıkmış usanmıştık be dayı. Sözlü anamızı ağlatıyordu. Şimdi ohh beee. Yaşasın Zeydan başkan. “

Bir sigara yakıyor. “En büyük Zeydan başka büyük yok

Seyhan Oteli’nin önündeki durakta inerken “Hayırlı işler” diliyorum.

 Sağ elinin baş parmağını kaldırarak:

- “Unutma dayıı” diyor. “ En büyük başkan Zeydan başkan. Başka büyük yok

 

*

El sallarken, tebessüm ediyor ve Nasreddin Hoca misali “Herkes haklı, Sen de haklısın” diyorum.

 Klavyenin başında, Yavuzlar-Çarşı hattı notlarını yazarken tebessüm dudaklarımda acılaşıyor, aklım; “güleriz ağlanacak halimize” diyerek teselli bulmaya çalışıyor.

Pin It