Yazdır

Ermeni Meselesi ve Asılsız Soykırım İddiaları

Mustafa Kemal Cengiz

Tarihin hiç değişmeyen bir gerçeği vardır. Tarihi olaylar durup dururken birden bire patlak vermezler.

Bunları hazırlayan pek çok etkenlerin asıl yangını çıkartan kıvılcımlar olduğu unutulmamalıdır.

18. yüzyılın ikinci yarısına gelinceye kadar Ermeniler ile Türkler 800 yıl boyunca birbirleriyle tam bir uyum içerisinde yaşamışlardı. Zaman zaman arlarında bir takım patırtılar olsa da bunlar kayda değer şeyler değildi. Ermeniler Türk örf ve adetlerini törelerini geleneklerini o kadar benimsemişlerdi ki bir Türk ile bir Ermeni’yi birlikte otururken, çay kahve içerken veya oyun oynarken gören bir yabancı hangisinin Türk hangisinin Ermeni olduğunu kolay kolay anlayamazdı. Musiki’de, Mimari de, Tiyatroda, Şiir de, Edebiyat da , Türkler ve Ermeniler sanki ortak bir dil , ortak bir kültür birliği kurmuşlardır. Şehir ve kasabalarda aynı işlerde çalışırlar aynı sanatı icra ederlerdi. Tek bir milletin bir ferdi gibi birbirleriyle yardımlaşırlardı. Hristiyan olmalarına rağmen  pek çok Ermeni bir Müslüman gibi davranır, ramazan ayında iftara gelir, dini bayramlarda bayram kutlamaya giderlerdi. Hallaçyan Efendi’nin dediği gibi “ Bir Türk hacca giderken evinin anahtarını Ermeni komşusuna bırakır evine barkına sahip olmasını” isterlerdi.

Osmanlı Devleti’nin siyasi çöküşünün hazırlandığı bir dönemde batının Osmanlı Devleti üzerindeki hesaplamaları bakımından sun’i olarak ortaya çıkarılan Ermeni meselesi, ifade edildiği üzere emperyalist devletlerin, batının ekonomik, siyasi, dini ve kültürel menfaatlerinden kaynaklanmıştır.

Sıcak denizlere inmek, Akdeniz ve Orta Doğu’da hakim güç olmak emelini, Osmanlı Devleti’ni parçalamakla gerçekleştirebileceğine inanan Rusya, bu maksatla Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları Erzurum-İskenderun Hattı’nı ele geçirmeye teşebbüs etmiştir. Böylece Rusya’nın Osmanlı Devletindeki Ermeni kilisesiyle teması ve Ermeni komitacılarını, terör unsurlarını desteklemesiyle başlamıştır.

İngiltere’nin Ermenilere ilgi duyması, Rusya’nın İngiliz çıkarlarını tehdit edecek şekilde güneye sarkması ve güçlü bir Karadeniz devleti olmasıyla çok alakalıdır.

Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanına karşı Osmanlı Devleti’ni destekleyen İngiltere, buna karşılık 1838 yılında ‘İngiliz Ticaret Antlaşması’nı Sultan II. Mahmud’a imzalatarak, Devlet-i  Aliyye’nin siyasi ve iktisadi bakımdan büyük yara almasına yol açmıştır. Bu antlaşma ile bir İngiliz açık pazarı haline gelen Osmanlı Devleti, Rumlarla Ermenilerin bu fırsattan istifade ederek güçlenmelerine de mani olamamıştır.

1870’li yıllarda değişen Avrupa’nın siyasi yapısı İngiltere’yi de değiştirmiş ve İngiltere 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi sonunda imzalanan Ayastefanos ve Balkan antlaşmalarından sonra, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü savunmaktan vazgeçerek onun devlet bütünlüğünü parçalamak ve bu topraklar üzerinde kendisine bağlı devletler kurma politikasını benimsemiştir. İngiltere’nin Osmanlılarla ilgili siyasetinin değişmesindeki önemli bir sebep de Ermeni meselesinin Avrupa’da 1880 yılından başlamak üzere ön plana çıkmasıdır.

Almanya’ya karşı mağlubiyeti hazmedemeyen Fransa, 1878 Berlin Kongresi’nde Almanya ile ihtilafa düşen Rusya ile yakınlaşmaya başlamış, İngiltere ile de görüş ayrılıklarını hallettikten sonra, her üç devlet, Osmanlı Devleti’nin parçalanması yolunda birlikte gayret sarf etmeye başlamışlardır. Osmanlı Devleti’ni bölme ve parçalama planlarında Fransa’nın rolü bir hayli aktif olmuştur.

1870’te Almanya’ya yenildiği için bir süre siyesi manevra yapma ve diğer devletleri etkileme rolünden mahrum kalan Fransa Berlin Kongresine katılmasına rağmen, Müessir olamamış; Cumhuriyetin ilanıyla tekrar eski rolünü elde etmiş, azınlıkların siyasi mücadelelerini desteklemeye başlamıştır. Bu arada Osmanlı Devleti’ndeki Katoliklerin koruyuculuğunu da üstlenmiş ve Kırım Harbi’ne sebep olan ’Kutsal Yerler Meselesinde önemli bir rol oynamıştır.

1830’lardan itibaren Anadolu ve Ortadoğu topraklarının kaynak zenginliği, Pazar niteliği, ulaşım olanakları ABD için bilinmeyen bir konu değildi. Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan anlaşmalar ve ticari alandaki yakınlaşmalar, bu toprakların ve güçlü olanakların ABD çıkarların bakımından ne şekilde ve hangi ölçülerle ve toplumun hangi kesimleriyle ilişki kurularak sağlanabileceği konularında önemli bilgi ve araştırma verilerini hazırlamıştır. Osmanlı ülkesindeki Ermeniler bu ilişkilerde önemli unsurlar olarak kabul edilmişlerdir ve Ermeni unsurunun din, kültür, ekonomik çıkarları bakımından Fransa, İngiltere ve Rusya tarafından parsellenmeye çalışıldığı devrede (1860-1870) Amerika’da misyoner örgütleriyle okulları, yetimhaneleri, hastaneleriyle bu unsur üzerinde etkili olmaya başlamıştır. Birinci Dünya savaşına kadar ABD Ermenilik davasını siyasi bir düzene getirmemiştir.

Doğu Anadolu’da Ermeni devleti kurma hayaliyle bir takım fesat dernekleri ve partiler kurarak, çeşitli vesileleriyle olaylar çıkarıp Türkleri katleden Ermeniler, Birinci dünya Harbi sırasında Türk askerlerinin cephelerinde bulunmasından yararlanarak düşmanlı işbirliği yapmışlar, devlete ihanet etmişler ve bu kitapta da yazılı belge ve fotoğraflarıyla görüleceği üzere, silahsız ve savunmasız kadın erkek, çocuk ayırımı yapmadan masum halka her türlü saldırıyı reva görmüştür katliam ve mezalimde bulunmuşlardır. Bunun neticesi olarak da, Osmanlı Devleti’ni “sevk ve iskan” kararı almaya mecbur etmişlerdir.

Ermenilerin bağımsızlıklarını hedef alan faaliyetlerini, iki safhada ele almak mümkündür, Faaliyetlerinin birince safhasındaki yaşadıkları bölgelerde huzur ve asayişi bozucu hareketler içine girmişlerdir.

Ermenilerin bağımsızlık hareketinin ikinci safhasında ise mahalli ise ferdi hadiseler, yurt içinde ve dışında bağımsızlık taraftarı parti ve ihtilalci derneklerin faaliyeti olarak ortaya çıkmıştır.

1878 yılında Van’da kurulan Kara Haç Cemiyeti, 1880’li yıllarda Rus idaresi altında bulunan Ermenistan’da kurulan cemiyetler 1881’de Erzurum’da Anadolu vatan Müdafileri Cemiyeti, 1885 sonlarında Van’da Armenakan Cemiyeti, 1887’de İsviçre’de Taşnaksutyan vb. ihtilalci cemiyetler bu maksatla çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Bu cemiyetler Ermenilerin yoğun olarak bulundukları bölgeler özellikle Doğu Anadolu Bölgesine, Ermenilerin sözde can güvenliklerinin sağlanması bahanesiyle silah ve cephane sevk etmişlerdir. İhtilalci cemiyetlerin teşkilatlanmaları ile birlikte Ermeni terör olayları ortaya çıkmıştır.

Bu olayların başlangıcı, 20 Haziran 1980’da Erzurum’da Anavatan Müdafileri Cemiyeti’nin 15 Temmuz 1890’da da Hınçak Partisi’nin İstanbul Kumkapı’da Ermeni halkı devlete karşı kışkırtmasıyla gelişme göstermiştir. Başta Fransa olmak üzere’ Avrupa devletleri olaylarında suçlu bulunanlara arka çıkmışlardır. Bunu, 1892-1893’te Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, Ağustos 1894’te Birinci Sasun isyanı,  30 Eylül 1895’te Bab-ı Ali gösterisi, 24 Ekim 1895-28 Ocak 1896 tarihleri arasında cereyan eden Zeytun İsyanı, 3 Haziran 1896 tarihli van işgali, 1903’te ikinci Sasun İsyanı,  21 Temmuz 1905’te Sultan Abdülhamid’e karşı yapılan yıldız suikastı ve 14 Nisan 1909’da ve Şubat 1914’te de  Adana olayları takip etmiştir. Bunlar bilinen Ermeni olaylarının ana başlıklarıdır.

1894’te çıkarılan Birinci Sasun isyanı, Ermeni olaylarının milletler arası platformları taşınmasını sağlanmıştır. Şöyle ki, 11 Mayıs 1885’de  İngiltere Fransa ve Rusya Osmanlı devletine islahat yapması konusunda bir nota vermişlerdir, Bu nota özet olarak Erzurum, Bitlis, Van, Sivas, Mamuretü’l- Aziz ve Diyarbakır vilayetlerinde idari adli askeri ve mali yetkilerin Osmanlı Devleti aleyhine yeniden tespiti İle Ermenilerin imtiyazlar verilmesini ihtiva etmekteydi.

Ermeniler Osmanlı Devletine karşı olan ayaklanmalarını masum ve silahsız sivil halka karşı yaptıkları katliam ve mezalimi sevk ve iskan kararı üzerine girişken bir müdafaa olarak takdim etmek alışkanlığındadırlar. Oysa alınan sevk ve iskan kararı isyanların, katliam ve mezalimin sonucudur.

Tarihçi Justin Mc Carthy, ermeni ayaklanmalarının altını çizer ve alınan tehcir kararına açıklık getirir:

Ermeni ayaklanmaları “ Tabi ki bir tesadüf değil, ayaklanmaların (çeşitli cephelerde) gerçekleşmesinin bir sebebi var. Bu ayaklanmalar, Osmanlı Ordusu için büyük bir felaket anlamına geliyordu ve Osmanlılar Ermeni isyancılarla savaşabilmek için cephelerden asker çekmek zorunda kaldılar. Eğer bu birlikleri isyancılarla değil, (İngiliz, Fransız ve Ruslarla) savaşmak üzere cepheye gönderebilselerdi, savaşın sonucu çok farklı olabilirdi.

Osmanlı Hükumeti Ermeni ayaklanmaları karşısında önce Ermeni Patriği’ni, Ermeni asıllı mebusları ve Ermeni cemaatinin önde gelenlerini çağırarak, Ermeni komitacılarının ve çetelerinin katliam ve mezaliminin devam etmesi halinde, gerekli tedbirleri alacağını bildirmiş; bu ihtar netice vermeyince; vilayetlere ve mutasarrıflıklara gönderdiği  9  Cemaziyelahir  1333 (24 Nisan 1915) tarihli gizli tamimle Ermeni Komite merkezlerini kapatmış, evrakına el koymuş ve tebaası olduğu devlete isyan ve ihanet eden,  devlet ve aleyhine her türlü faaliyette bulunan, birer terörist olan komite mensuplarından ve elebaşlarından 2345 kişiyi, devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır.  Çeşitli ülkelerdeki Ermenilerin her yıl ‘soykırım!..’ yıl dönümü diye andıkları 24 Nisan, devlet ve aleyhine faaliyette bulunmuş,  vatandaşı olduğu devlete ihanet etmiş ve bir grup eşkıyanın tutuklandığı tarihtir. İleri sürüldüğü gibi iddiaların katliam ile soykırım ile hiçbir ilgili yoktur. İddialar asılsız, düzmece ve hayalidir

Osmanlı Devleti, maruz kaldığı iç ve dış tehlikeler sebebiyle,  benzer tehlikelerle karşılaşabilecek ülke ve devletlerin almakta tereddüt göstermeyeceği bir tedbire başvurarak, cephe yakınlarındaki Ermenileri, mahalli dengeleri bozmayacak şekilde, daha güvenilir bölgelere sevk etmiştir. Sevk ve iskân, özellikle cephelerin emniyetini tehlikeye sokabilecek bölgelerde uygulanmıştır. Bu uygulamayı bilahare, Kafkas ve İran cephesinin geri bölgelerini teşkil eden Erzurum, Van ve Bitlis havalisi ile, Sina cephesinin gerilerini teşkil eden Mersin-İskenderun bölgeleri takip etmiştir. Bunun sebebi, belirtilen bu bölgelerde Ermenilerin düşmanlı işbirliği içinde bulunmalarıdır. Sevk ve iskan kararı, daha sonra , isyan çıkaran düşmanlı işbirliği yapan ve Ermeni komitacılarına yataklık eden diğer vilayetlerdeki Ermenilere de teşmil edilmiştir.

Ayrıca, sevk ve iskana tabi tutulan Ermenilerin gayrimenkul mallarının korunması ile ilgili bir karar çıkarılarak tayin edilecek komisyonlar marifetiyle bunların tespitinin yapılması, sevke tabi tutulacak Ermenilerin gönderildikleri yerlerde durumlarına uygun iş sahalarının açılması ve muhacirin tahsisatından kendilerine yardım yapılacağı hususları da ifade olduktan sonra, Ermenilerin nakillerinin emniyet içinde yapılması konusunda ilgililere gerekli talimatın yazılmasında, bu kararda yer almıştır.

Sadaretinden 16 Recep 1333(30 Mayıs 1915) tarihinde, Dahiliye, Harbiye ve Maliye  Nezaretlerine gönderilen bir yazıda, sevk ve iskan işleminin nasıl ve ne şekilde tatbik edileceği belirtilmiştir.

Bu arada, 14 Mayıs 1331 (27 Mayıs 1915) tarihinde de “Vakt-i Seferde İcraat-i Hükumete Karşı Gelenler İçin Cihet-i  Askeriyece İttihaz Olunacak Tedabir Hakkında Kanun- ı Muvakkat” çıkarılmıştır. Bir başka ifade ile “Sevk ve İksan Kanunu’da denilen bu kanun, 19 Mayıs 1331 (1 Haziran 1915) Tarihli Takvim-i Vekai gazetesinde neşredilerek yürürlüğe girmiştir. Meclisin açılmasını müteakip geçici kanun 15 Eylül 1915 tarihinde mebusların da onayından geçirilmiştir. İncelenirse , Geçici kanunda “tehcir” kelimesinin kullanılmadığı “ diğer mahallere sevk ve iskan; Dahiliye nezareti tezkeresi ile Vekiller Heyeti kararında da, “tayin ve tahsis edilen mahallere nakil ve iskan’ ifadelerinin yer aldığı görülecektir.

27 Receb 1333 (10 Haziran 1915) tarihinde yayınlanan otuz dört maddelik bir talimatname ile de tehcire tabi tutulan Ermenilerin malları koruma altına alınmıştır. Bir başkan ile biri mülki diğeri maliyeden olmak üzere iki üyeden teşkil olunan  “ Emval-i Metruke Komisyonu”  Kurulmuştur.

Osmanlı Devleti savaş şartlarına rağmen Ermeni kafilelerinin sevkiyatının emniyet içinde yapılmasına ve kafilelerinin bir zarara uğramamasına büyük itina göstermiş bunun içinde elindeki bütün imkânları azami ölçüde zorlayarak sevk ve nakil işlemini uygulamaya çalışmıştır. Bab-ı Ali Dâhiliye Nezaretinden gönderilen 4578 sayılı ve 26 Haziran 1915 tarihli şifreli telgraf bunun tanığıdır.

Ermeni komitacılarının ve çetelerinin binlerce Türk’ün canına mal olan isyan, katliam ve mezalimleri karşısında Osmanlı Devletinin ortaya koyduğu bu sağduyulu tavır arşiv belgeleri ve bu konudaki tarafsız neşriyat ile de sabittir. Ermeni terör odaklarının bitmek bilmeyen vahşet ve cinayetleri karşısında, Osmanlı Hükümeti Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenileri savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim bölgelerinde sevk etmek mecburiyetinde kalmıştır. Kafkas İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını teşkil eden bölgelerindeki Ermenilerin başka yerlere nakledilmeleri onların imhasına yönelik hiçbir uygulamaya olmayın devletin güvenliğini sağlamak için zorunlu olarak başvurulan bir işlemdir.

Görüleceği üzere Osmanlı Devleti’nin savaş şartlarında almak zorunda olduğu sevk ve iskan kararı ile uygulaması, Ermenilerin asılsız iddialarında soykırım olarak tanımlanmakta ve bütün dünyaya da bu şekilde kabul ettirilmek istenmektedir.

Öncelikle soykırım suçunun ne olduğunun tanımlanmasında yarar vardır. Soykırım terimi , tanımı olan bir suçu ifade eder. Bu tanım ise İkinci Dünya Savaşından sonra hazırlanarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 9 Aralık 1948 tarihli kararıyla onaylanıp 11 Ocak 1951’de yürürlülüğe giren ‘Soy Kırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’ adlı sözleşmeyi imzalayıp onaylamıştır.

“Sözleşmenin 2. Maddesi hangi eylemlerin, hangi koşullarda soy kırımı sayılacağını belirtmektedir. Bu gruba mensup insanları, tamamen veya kısman o gruba mensup oldukları için ortadan kaldırmak -halk deyimi ile kökünü kazımak- amacıyla işlenmiş aşağıdaki eylemlerden biridir:

  1. Bir grubun üyelerini öldürmek
  2. Bir grubun üyelerine cismani veya akli zarar vermek
  3. Bir grubun üyelerini fiziki olarak tamamen veya kısman yok etme sonucunu vereceği önceden bilinen yaşam koşulları altına sokmak
  4. Grup içindeki doğumları bilinçli olarak önlemeye yönelik önlemler dayatmak
  5. Bir grubun çocuklarını başka gruplar içine zorla götürmek…”

Osmanlı Devletinin ‘sevk ve iskan uygulamasında’, ‘Soy Kırımının Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmede’ tanımlanan soykırımı unsurlarının bulunmadığı çok açıktır. Zira soykırımın asıl unsuru Ermeniler olduğu için, Ermeni etnik grubunu yok etmeye yönelik kasıt unsuru bulunmamaktadır.

Sevk ve iskan, o günkü şartlarda asi, saldırgan, bölücü ve düşmanlı işbirliği yapan, cephe gerisinde Türkleri katleden, Türk köy ve kasabalarını yakıp yıkan, ordunun intikal ve ikmal yollarını kesmeye çalışan Ermenilere uygulanmıştır

Sevk ve iskan kararının alınma sebeplerinden birisini, 15 nisan 1915 tarihli ‘Van İsyanı’ teşkil etmektedir. Van’ın Rusların eline geçmesi üzerine Rus Çarı II. Nikola, Van’daki Ermeni komitesine 21 Nisan 1915’te bir telgraf göndererek: “Rusya’ya yaptığı hizmetler sebebiyle teşekkür etmiştir”. Amerika’da yayınlanan Ermeni gazetesi Goçnak, 24 Mayıs 1915 tarihli nüshasında Ermeni mezalim ve katliamından sonra: “Van’da yalnızca 1500 Türk’ün kaldığını…” iftiharla bildirmiştir. Halbuki, sevk ve iskan kararı Rumi takvime göre 14 Mayıs 1915 tarihinde alınmıştır. Ermeniler sevk ve iskana tabi tutuldukları için isyan etmemişlerdir. Aksine, isyan ettikleri için sevk ve iskana tabi tutulmuşlardır.

Görüleceği üzere Osmanlı Devleti’nin savaş şartlarında almak zorunda olduğu sevk ve iskan kararı ile uygulaması, Ermenilerin asılsız iddialarında soykırım olarak tanımlanmakta ve bütün dünyaya da bu şekilde kabul ettirilmek istenmektedir.

            Emekli Büyükelçi, araştırmacı yazar Gündüz Aktan, ‘Devletler Hukukuna Göre Ermeni Sorunu’ başlık ve konulu makalesinde konuyu çeşitli yönleriyle değerlendirmiş ve şu görüşlere yer vermiştir:

            “1915-1916 yıllarında Yani Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı İmparatorluğu’nda vuku bulan Ermeni olayları üstüne çok yazıldı. Bu konuda yayınlananların binlerce olduğu bazı bibliyografya denemelerinden de anlaşılıyor. Büyük çoğunluğu Ermeni olan yazarların daha ziyade tarih disiplininden geldikleri ve Ermeni olaylarını soykırım olarak niteledikleri görülüyor. Türk yazarlarının hemen hemen tümü de, bazı yabancı yazarlar da konuya tarih açısından yaklaşmış ve tehcirin soykırım olmadığını savunmuşlar.

Tarihimizin hiçbir döneminde bizim çekineceğimiz, korkacağımız, utanacağımız, yüzümüzü kızartacak en ufak bir leke yoktur. Özellikle Genosit gibi soykırım gibi uygulamalar ne dinimizde ne milletimizde ne kültürümüzde, ne örf ve adetlerimizde ne sanat ve edebiyatımızda asla yeri olmayan davranışlardır. Artık kendimize gelelim ve çamur at izi kalsın diye bizi işlemediğimiz suçlardan dolayı yargılamaya kalkan, kendini bilmezlere karşı yıllardır sürdürdüğümüz savunma miskinliğinden kurtulup, Avrupa’nın ikiyüzlü, riyakar, sahtekar, sömürgeci ve emperyalist zihniyetine karşı “ ilk hedefimiz Avrupa’dır” diyerek kültürel bir saldırıya geçebilelim.

            İşte o zaman, gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacak, batılı devletlerin emperyalist ve sömürgeci yüzü ortaya çıkacak Türk milletine atmak istedikleri bu kirli çamurun kendi çirkin yüzlerine sıvanmış olduğunu göreceklerdir. Ve işte o zaman, Osmanlı Devleti’nin “ tebaa-ı sadıka” sı olan bugünkü T.C. vatandaşı olan Ermeniler de bir asırdan beridir sömürgeci devletler tarafından tutuşturulan ateşlerde bir maşa gibi kullanılıp ateş söndükten sonra bir kenara fırlatılıp atılmış olduklarını anlamış olacaklardır.

 

KAYNAKÇA:

AYVERDİ, S.(2014).Türkiye’nin Ermeni Meselesi. (6. Baskı). İstanbul: Kubbealtı Akademisi

KARAYUMAK, Ö. (2007). Ermeniler, Ermeni İsyanları, Ermeni Katliamları.(1. Baskı). Ankara: Vadi Yayınları

McCARTHY, J. (2014). Ölüm ve Sürgün: Osmanlı Müslümanlarının Etnik Kıyımı.(2. Baskı). Ankara: Türk Tarih Kurumu

SONYEL, S.R. (2009). Osmanlı Ermenileri. (2. Baskı). İstanbul: Remzi Kitabevi

GÜRÜN, Kamuran(2005). Ermeni Dosyası. (2. Baskı). İstanbul: Remzi Kitabevi