“THE GENERAL” : KARANLIK VADİLERDE ŞEYH-NATO İTTİFAKI [Mustafa Yıldırım]

THE GENERALİN PROFESYONEL DÜŞLERİ

 The General emekli oldu, deniz kıyısına yerleşti; ama boş durmadı, “Ordu profesyonel olursa siyasete karışmaz” deyiverdi.

The General’in değişmez tutkusudur Profesyonel Ordu.

Sanırsınız ki subaylar maaş almayan birer amatördür ve dünyanın neresinde olursa olsun ordular siyasetin dışındadır. Oysa silahlı güçlerin varlığı bile başlı başına siyasidir: Ülke sınırları uluslararası siyasal kararlarla çizilir.

Devletin temel yapısının içten-dıştan resmi-sivil silahlı isyancılarca yıkılması karşısında savunma birimidir ordular, İşte bu da düpedüz siyasettir!

The General, “profesyonel ordu” derken elbette “profesyonel subaylar” demek istiyordur; çünkü maaş-ikramiye karşılığında çalışan kişilere “profesyonel” deniliyor.

The General'e göre Türk subayları profesyonel değillerse, kimdir o profesyoneller?

Amerika’dan mı kiralanacaklardır, yoksa İran Sepah’ından pasdaranlar mı gelecek?(80)

Devlet altüst edilip yıkılırken onlara “Paranı biz veriyoruz kes sesini” mi denecektir?

Profesyonellik safsatasını bir yana bırakalım ve sürekli saldırıyla karşılaşan Türk subaylarının niteliklerini 1912 tarihli belgeden okuyalım:

“Kumandanlar her durum ve andaki konuma karşı duraksamadan ve hemen gerekli önlemleri almalıdırlar. Birdenbire ortaya çıkan bir durumla ilk karşılaşan birliğin en yüksek komutanı değildir. Büyük küçük her birlikte, her zabit, her yedek zabit ve hatta her er, üstünden hareket tarzına ilişkin bir emir almadığı durumlarla karşılaşabilir.

İşte bu nedenle, kumandanların ve erlerin durumu kendi başlarına değerlendirerek gerekli kararları alabilecek nitelikte yetiştiklerine inanmadan bir askeri birliğin ve bir ordunun güçlü olduğunu düşünmek aymazlıktır, yıkımdır.”(81)

 

(80) Sepah: İran Şia diktatörlüğünün molla silahlı gücü. Pasdaran: Sepah'ın silahlı elemanları - muhafız.

(81) Mustafa Kemal, Zabit ve Kumandan ile Hasbihal, 1912

 

226

 

Şimdi bir an düşünelim; “profesyonel” yani sırf para için iş yapan zabitlerden oluşan bir güç, yukarda belirtilen biçimde durumu kendisi değerlendirerek gecikmesiz kararlar alıp uygulayabilir mi?

Tarihten gelen kültürel birikimlere, insancıl niteliklere sahip olmayan zabitler, işgalcilerin yedek gücü olurlar.

Söz konusu olan gelip geçici bir savaş değil de bağımsız devletin yaşatılmasıysa, yani baştan aşağı siyasalsa, üniformalı ya da üniformasız "profesyonel" kişiler karanlık siyasetin birer aracına dönüşmezler mi?

Bağımsızlığın yitirilmesine, yurttaşların onurlarının kırılmasına, yeni kuşakların kimliksizleşerek Doğu yobazlarının ve Batı'nın acımasız soyguncularının yedeğine girmelerine yol açan temel nedeni, aynı belgenin şu satırlarıyla da düşünmenin zamanıdır:

"Bir kuvvet, yaşamları, düşünceleri, hareket özgürlükleri bastırılmamış; sağlıklı-sevinç dolu erler ve zabitlerden oluşursa, böyle bir askeri birliğin kendiliğinden düşünerek, görevi yerine getirme yeteneği de güçlenir."

Satırlardaki asker, zabit gibi sözcüklerin yerine herhangi bir meslekten insanı; askeri birlik, ordu yerine de herhangi bir iş için bir araya gelmiş olan toplulukları koyarsak Türkiye'deki temel eksikliği de görmeye başlayabiliriz.

Aslında eksik olan "profesyonellik" değil, kişilikleri gelişmiş, ideallerini yitirmemiş zabitlerdir.

Ancak kişilikli zabitler, öğretmenler, mühendisler, doktorlar, yazarlar, düşünürler, bilimciler, güçlü bir insan-severlikle donanarak dünyada ve yurtta esenliği koruyabilirler.

Her sıkıştıklarında yabancı devletlere başvuranlar, ister zabit, ister yönetici ya da siyasetçi olsunlar, ülkemize, dünyaya zarar vermekten başka bir işe yaramıyorlar.

Sayın The Professional General!

Subaylar siyasete karışmayacak denli “profesyonel” olacak, ama öteki güvenlik kurumları siyasete-yargıya egemen olacak ve hatta yurttaşları ezecekler mi?

Söyleyiniz lütfen, siyasetten uzak ordu var mı şu dünyada?

Çok beğendiğiniz Amerikan ordusu kan dökerken tiyatro mu oynuyor?

 

 

227

 

PARALEL ORDU

 

"Bizi" diyor jet pilotu, "düşman değil, içerdekiler yıkıyor. Biz vatan için canımızı veriyoruz, onlar bize hakaret ediyor!"

Pilot, acı dolu bir sesle iktidarın gazetelerinin subaylara saldırılarından örnekler veriyor.

Anlattıklarına göre iktidardakiler ordunun zafer kazanmasını istemiyorlar.

İsteseler savaşan subaylara her fırsatta hakaret ederler mi?

Düşmanların yapabileceği biçimde iftiralarla yıpratmaya çalışırlar mı?

Ordu Komutanı da dert yanıyor; her gün subaylarına hakaret edilirken nasıl olup da onlardan vatan için savaşmalarını isteyebileceğini soruyor.

İktidardakiler, bir yandan subayları yıpratırken öte yandan da ordunun darbeye hazırlandığını ileri sürerek orduya karşı geniş bir cephe oluşturmaya girişiyorlar:

Bir yandan subaylara saldırılıp ordu yıpratılırken, öte yandan savaşan erler ve onların aileleri komutanlara karşı kışkırtılıyor.

Bazen de yetkileri olmamasına karşın polisler ordunun görevine karışıyor, iktidar partisinin yayın organları da subayları yetersizlikle, beceriksizlikle ve hatta dolaylı olarak düşmanla işbirliği yapmakla suçluyor.

Ara yerde de iktidar kendine doğrudan bağlı polis kadrolarını genişletiyor.

Ordunun görevleri taksit taksit polise devrediliyor.

Orduyu yıpratmanın tek amacı var: Devlet düzenini kökten değiştirmek için siyasal iktidarın emrinde yeni bir ordu kurmak, çünkü ulusal geleneklere bağlı subaylar yönetimindeki silahlı güç köktenciliğin karşısındadır.

*

Yukarıdaki satırlarda ordunun ve iktidarın kimliğini bilerek vermedim; çünkü İran'da ordunun bir-iki yıl içinde iğdiş edilme yöntemi pek tanıdık geldi.

Son yıllarda birçok insan "Olur mu? Savaşan orduya bu yapılır mı?" diye yakınıp duruyor.

Saldırganların ordu yöneticilerinin yetersizliğinden, dirayetsizliğinden güç aldığını ya da birkaç kendini bilmez medyacının bireysel kinlerinin eseri olduğunu düşünenlerse çoğunlukta.

 

224

 

Ne yazık ki en hayâsız saldırıların, İran-İslam düzeni meraklısı yayın organlarından gelmesi de kimseyi uyandırmıyor?

"Demokrasiye ve hukuka" ve Amerika ile ortak değerlere bağlı The General(ler) de "simetrik-asitmetrik" ya da "psikolojik" savaş açıldı, diye sızlanıp duruyorlar!

The General(ler) ya oyunun tam içindeler ya da saldırıların öyle "psikolojik" ya da "asimetrik" sözleriyle açıklanamayacak bir boyutu olduğunu; bağımsızlıktan yana bir ordu yerine "inanmışlar ordusunu" geçirme hedefine gün be gün yaklaşıldığını görmüyorlar, belki de görmezden geliyorlar!

Ayılmamakta direnenler, Anglo-Amerikan akademisyenlere, Pentagon paşalarına, emperyalizmin borazanı yazarlara kulak vereceklerine, bir zahmet edip İran'da uygulanan yöntemleri kaynak yapıtlardan öğrenseler iyi olurdu.

Daha geç olmadan öğrenseler belki yararı olur.

Çünkü Ilımlı-Ilımsız Müslüman devrimcileri çok iyi ezberledikleri yöntemle her geçen gün ilerliyorlar.

Şimdi şu yazdıklarıma "Yine komplo teorisi" diyenler, Molla-Demokrasisi yoluna döşenen birer taş olduklarını ayrımsadıklarında da sızım sızım sızlanacaklar.

Her neyse, biz İran ordusunun sonunu anımsatalım: Allah'ın Ayeti Humeyni "Bu ordu haindir!" fetvasıyla İran devletinin ordusunu bitirmiş; Irak savaşından sağ çıkabilen savaşçı subayları içeri tıkıvermişti.

*

Ilımlı Anglo-Amerikan-İslam "inkılabı"nın lideri kim?

Ankara'da görevli Arap diplomatın sözleri bu konuyu az da olsa aydınlatıyor:

"Ortadoğu'nun liderleri Erdoğan'la konuşur; ancak Abdullah Gül ile iş yaparlar."78

Yakında kimin lider kimin vurucu güç olduğu anlaşılacağa benziyor.

Belirleyici Anglo-İslamcılığa yakın olmak olabilir mi?79'

78ICG Avrupa Raporu: Türkiye ve Ortadoğu, Nisan 2010 79 ICG, Soros'un parasıyla Stephen Joshua Solarz ve CIA'cı Fred Cunny tarafından kuruldu.

Yıldönümünde Abdullah Gül de bir ileti gönderdi. Ayrıntılar için Ortağın Çocukları kitabından yararlanılabilir.

 

225

 

DERİN DEVLET - DERİN TARİKAT

 

70 yıllık illegal örgütlenme deneyimine sahipler.

Devlete genel müdür, müsteşar, kendilerine yakınlık duyan bir milletvekili olarak, ama sonuçta "tek tek" sızdıklarına tanık olmuştuk.

Ancak son beş yılda, her şey "açıktan" ve "sistematik" olarak, yani planlı-programlı yapıldı.

Devlet kurumlarındaki akıl alamaz yanlışlıkları, acemice yönetimleri, işe alma ya da yükseklere atama kıstasları, yalnızca tarikat ehilliğine bağlanınca kurumsal çöküntülerle karşılaşılıyor.

Sınav rezaletleri, su kaynaklarının akıl-dışılıkla tüketilmesi, enerji ulusal programlarının alt-üst edilmesi, ulusal güvenlikle doğrudan bağlı fabrikaların, işletmelerin yabancıya teslim edilmesi ya da, ‘özelleştirme’ ve ‘kaynak yaratma’ safsatasıyla yok edilmesi; kurulduğu günden bugüne, ulusal devlete karşı yoğunlaşan örtülü Kürt milliyetçiliğiyle yoğrulmuş kinleriyle açıklanamaz.

Belli ki, hiçbir toplumsal kaygı duymadan en yetersiz kişileri, parti yandaşı oldukları için değil, ulusal devleti "kamu reformu" adı altında iyiden iyiye yıpratma yeteneğine göre vurdumduymazlığa getirerek kilit görevlere getirmişler.

Bir bakanın sözüne güvenirsek; ad yeri boş bırakılan atama kararlarını imzalamaktaymışlar.

Adları ise, kamu reformcu müsteşarın altında toplanan, 24 kişilik bir topluluğun (cemaatin) kararıyla dolduruyorlarmış. Hatta bir ilde Milli Eğitim Müdürlü'ğündeki kadroları doldurmak üzere 'cemaat' geceleri toplanıyormuş.

Anlaşılıyor ki, derin tarikatların temsilcileri Ankara'dan Anadolu kentlerine belirli bir karar-yetki düzeni içinde işleri bitirmekteler.

Bu alt yapının hükümet kararlarına ve bakan tutumlarına yansımaması; "Amerika ile entegrasyon (bütünleşme)" idealiyle birleşmemesi olanaksız.

 Bin bir örneğin en sonuncusunu anımsayalım:

ABD silahlarının PKK eline verildiği yankılanınca Dışişleri Bakanı Abdullah Cumhur Gül, ABD elçiliğinden açıklama istediğini belirtmişti.

 

207

 

Devletler arasında bu tür silah-külah işleri sorgulamaları, öyle özelleştirmedeki gibi rastgele yapılmaz.

Devlet bir hedef belirler ve suçlu devlete suçu kabul ettirmek için tam zamanında iyi seçilmiş adımlar atar.

Günler geçti, silahların bazı askerlerce Amerikan devletinin bilgisi dışında, usulsüz olarak Kürtlere verildiği, onlardan da PKK güçlerine geçtiği açıklandı.

Amerika elbette, "Evet ben yaptım" demeyecekti. Kendisini böyle savunacaktı!

ABD böyle açıklasaydı iyi bir avukatlık işi deyip, dosyamızı açardık; ancak bu avukatça açıklama Abdullah Cumhur Gül'den geldi.

Arkasından bildik yerli-yabancı ortaklık medyası PKK silahlarının birçok kaynaktan geldiğini anlatmaya koyuldu ve konuyu duman altı ederek AKP'nin "entegrasyon" politikasına desteklerini sürdürdüler.

*

1915'de Kahire'de İngiliz Yüksek Komiseri McMahon ile anlaşmaya varan Haşimilerden Faysal bin Hüseyin, İngiliz eliyle kendilerine hediye edilecek olan 'Büyük Müslüman Arap Devleti' sınırlarının içine Hatay, Adana ve hatta Mersin'in alınmasını istemişti de sırtı sıvazlanmıştı.

Daha sonra kendisine kukla Bağdat devletini bağışladılar.

Mersin'i Arap azınlığa güvenseler de alamamışlardı, ama günümüzde Güneydoğu Anadolu'dan göçenler üstünde çalışarak oraları ele geçirmeye çalıştılar.

AKP'nin aslarından, Kürt Milliyetçiliği ayaklanmasının elebaşı Şeyh Sait'in torunu Mir Dengir Fırat, Mersin milletvekili olarak epeyce çalışmıştı.

Şimdi Adana'dan birinci sıradan AKP milletvekili adayı. Acaba Adana'da neler olacak?

Adana'nın savaşçı gazetesi Söz'ün dışında uyarıcı yayın yapan da olmadı.

Neo-Derin Devlet işte böyle çalışıyor.

Bu gelişmeler de bir şey anlatmıyorsa 14 Nisan bayrakları derlenip dürüldüyse, tez elden yükseklere kaldırılsa yeridir.

O sandığa, o oyu atan eliniz yansa da siz aldırmayabilirsiniz; ama yurdun genç çocukları sizin hatanız nedeniyle daha çok yanacak gibi.

Bu aldırmazlık ve bencillik ortamında tarihe dönmekte yarar var:

 

208

 

Samsun'a götüreceği ekibi belirlemekteydi.

Bir bölümü resmi göreve uygun kişilerden oluşurken, yurdun bağımsızlığı için savaşacak asıl çekirdek kadroyu tek, tek özenle ve kimselere duyurmadan yaptığı görüşmelerle belirliyordu; çünkü yabancılarla işbirliği yapan bir devletin yönetimi altındayken bağımsızlık savaşı kadroları emirle seçilemezdi ve namus savaşı gönülsüz sürdürülemezdi.

22 yaşındaki genç zabit, babasının "Evlatlarımın hepsini cephelerde yitirdim, bir tek sen kaldın!" dediğini söyleyince daha beş-altı ay önce orduları iki kez elinden alınmış olan Mustafa Kemal Paşa, "Babana selamımı söyle; vatan elden gittikten sonra, oğul olsa neye yarar!" dedi.

Şimdiye uyarlansa "Vatan elden gittikten sonra, işleriniz düzgün, kömürünüz bol, krediniz yerinde, çocuklarınız iyi mekteplerde vs. vs. olsa ne olur, olmasa ne olur!" denemez mi?

 

209

  

***

 

İÇİNDEKİLER

 

Ne Amerika, Ne İran, ne de İsrail!          : 1

Ajan Şebekesini Söküp Atmadan            : 3

ABD - AB Güdümünde Kanlı Planlar       : 5

Londra’nın Ustaları                                       : 7

CIA’nın Radyocuları                                      : 9

Önce Kirlet Sonra Yargıla                             :  11

Savcı - Müdür ve Yatak Odası Kayıtları   : 13

Söz Birliğiyle Yargısız İnfaz                           : 15

Yargıçlar ve Dindarlıktan Kindarlığa       : 16

Misyonerler Eski Misyon Yeni                   : 19

Oyunuzu Kime Verirsiniz Allah Aşkınıza?           : 22

Alelade Politikacılıkla Mozaikçilik              : 25

Ulema Anadolu Federe Başkanı İster    : 28

“İstişare!”                                                          : 31

Pişkinlik mi Yoksa Nedir?                             :  34

CHP’de “Turuncu Darbe!”                          : 36

Emperyalistler ve Yeni Mozaikçiler CHP’nin Kökünü Kurutabilirler mi?              : 39

Maskeli Federasyoncular                            : 42

İnkılâp Koalisyonu Yıkımda Başarılıdır     : 44

Projeleri Kim Aşırıyor?                                  : 47

Amerika’nın Güvenlik Hattında Tasfiye : 49

Dolar-Mark Rabıtalı Anayasa                      : 52

Emperyalist Aklıyla Turancılık                  : 55

“Arkamızda CIA Yok!” Marshall Var!       :  59

Emperyalist Parasıyla Anti-Faşizm         :  64

Como Gölü Gazetecileri                               : 68

Tanzimatta Sessizce Başlamışlardı           : 71

Tanzimat-ı Hayriye ve “Türk Milletine Açılan Savaş”        : 74

O Zaman Değil Şimdi Başardılar                 :76

Ahir Zaman Azizleri İsa Mesih Kilisesi     : 80

Yaltaklanmanın Bir Aşağısı                           : 84

ABD-CIA Ne Demiş?                                      : 87

Oylamayla Devlet Yıkılır mı?                       : 91

Yardımseverlik Yolu Washington’a Çıkar               : 93

Hudson’da Akrep Zehiriyle Kıvranmak : 96

Ölçüsüz Müttefiklik                                       : 100

Karanlık Vadilerde Kalmak                          : 105

1920 Öncesine mi?                                         : 108

Şebekeyi Görme Zamanı                            : 111

Türklerin Ahlakı mı Değişti?                      : 114

Türk-İş ve DİSK Susunca Soros-Sa Konuşuyor    : 118

CIA'nın Muteber Gazetecileri Türklerin Gerilediği Son Nokta :   121

"Atlantik Konseyi"  :  124

"Foreign Policy" Derneğinin Altını:   126

Vizyon Kardeşliğinden Modelliğe:  128

Hangi General? : 131

Tezkerenin Hesabını Neredeyse Halktan Soracaklar!:   134

İnönü Ezberi ve CIA Çocukları : 138

"Our Boys" CIA'nın Kendi Çocuklarıdır: 140

ABD ve NATO ile Kimler Anlaştı? Ulusun Haberi Var mı ? :  141

Şeyh-NATO İttifakında Ölümcül Gidiş: 143

PKK Başarısız mı? :  145

"Açılım" Amerikan Tasarımı Değildir!:  148

"Açılım" Amerikan-Alman-İngiliz Tasarımı da Değildir! : 150

Acil Görev   : 153

"Şer" Koalisyonu: 155

Bombacı PKK'lı Olabilir Diye Ödleri Kopuyor: 157

Apo'nun Bir Numarası :  160

Bombanın "Derin" Ortakları: 162

TSK ve "Merhametsiz" İşler :   165

İki Amerikan Generali ve Açılım : 167

Irak Devleti Yok! PKK Özerk Bölgesi Var!:     170

Sınırın Ötesini Destekleyenler :   172

Ambassadorlar   :   174

Amerika ile Mükemmel İşbirliği:     177

Mezar Kazıcıları - DNA Avcıları  :   180

Kalleşler Ulusal Kahraman Olur mu?  :   182

Said-i Kürdi (Nursi) Kuvayi Milliyeci Olabilir mi? (1) : 184

Said-i Kürdi (Nursi) Kuvayi Milliyeci Olabilir mi? (2) :  185

Pentagon Tiyatrosunda Perde Yırtılıyor :  189

Özel İstihbarat - Özel Operasyon  :   192

Abdullah Cumhur Gül Kim Değildir? : 194

Birleştirme Kilisesinin İlahiyatçıları  : 198

Üstü Anayasal Padişah   :    200

Moon'un 14'lü Kerameti :  202

Refah-Abdullah Cumhur Gül-CFR :   204

Derin Devlet - Derin Tarikat :  207

Ömer Muhtar ve Davutoğlu :  210

"İnançları Yaşama" Kamuflajı  : 213

İslam İnkılabı Yolunda  : 216

Demirkıratlıktan "Cuma İmamları" Demokrasisine :  219

Onlar İftar Değil, İftihar Yemeğinde  : 221

Paralel Ordu  :    224

The Generalin Profesyonel Düşleri : 226

Uyumlu Çürüyüş Fetvası:  228

Kürt-İslam Operasyonunda Zamanlama İlginç : 230

Mumcu Cinayetinin Failleri de Arkasındaki Güçler de Bulunmuştu!: 233

Hizbullahilere Ağır Suçlama  :  236

Uğur Mumcu Hangi Demokrasinin Şehidi?: 239

Kullanılmak – Kullandırmak:  243

Bu "Türk" Cinayetinde Amerika'nın Suçu Yok!: 246

"İçin" Öldürüldü "Adına" da Öldürülüyor!: 250

Türklerin Kökünü Kim Korkutuyor? (1): 252

Türklerin Kökünü Kim Korkutuyor? (2): 254

Gazeteci Olmak Zor! Anadolu Gazetecisi Olmak Daha Zor!:  256

Kara Vicdan  : 258

Adında "Cumhuriyet" Olması Yetmez: 260

Van'da Eskişehir'de ve Akdeniz'de Onlar Varsa Yenilmek Yok! : 262

Mahdum Prensler - Kerime Prensesler : 264

Dizin :  267

 

Kemal Şimşek